Haber Detayı
29 Eylül 2019 - Pazar 12:21
 
Niyazi Kızılyürek: “ENOSİS’TE ISRAR ETMEK SİYASİ CİNAYETTİ
AP Milletvekilliği’ne seçilen ilk Kıbrıslı Türk olan Niyazi Kızılyürek, hem Kıbrıslı Rumların, hem de Kıbrıslı Türklerin yıllarca ‘boş inanç’ peşinde koşarak, ülkeyi tahrip ettiğini ve bölünmeye vesile olduklarını söyledi
KIBRIS Haberi


“ENOSİS’TE ISRAR ETMEK SİYASİ CİNAYETTİ”… Niyazi Kızılyürek, Kıbrıslıların yıllarca boş inançların peşinde koşarak ülkeyi tahrip ettiğini belirterek, bu durumun bölünmeye neden olduğuna işaret etti. 

Kızılyürek, Rumların Enosis politikasının bir geçmişinin olduğunu, ancak Taksim politikasının tamamen bir tepki üzerine yapıldığını söyledi. Kızılyürek, İngiliz Sömürge Dönemi’nde ‘Enosis’ politikasına destek verilmesinin çok tuhaf olmadığını, ancak Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduktan sonra Rumların bu politikada ısrar etmesinin ‘siyasi bir cinayet’ olduğuna dikkat çekti. 

 

“AB, KIBRIS KONUSUNDA DÜŞ KIRIKLIĞI YAŞADI”…Kızılyürek, AB’nin Annan Planı’na giden süreçte Kıbrıs sorununa büyük ilgi gösterdiğini, ancak Kıbrıslı Türklerin 2002 yılında Kopenhag’ta yapılan AB Genişleme Zirvesi’ne gitmemesi ve Kıbrıslı Rumların referanduma ‘Hayır’ demesinin AB içinde ciddi bir düş kırıklığına neden olduğunu söyledi. AB’nin bu iki unsuru gördükten sonra Kıbrıs’a son derece temkinle yaklaşmaya başladığını söyleyen Kızılyürek, “AB, Kıbrıslı siyasi liderlerde ne vizyon, ne de irade görüyor” dedi. 

 

“ANASTASİADİS’İ SADECE AKEL ÇOK SERT ELEŞTİRİYOR”… Anastasiadis’in Crans Montana süreci ve sonrasında uyguladığı politikaya da değinen Kızılyürek, bu politikalara sadece AKEL’in çok sert eleştirilerde bulunduğunu söyledi. AKEL dışındaki hiçbir partinin Anastasiadis’in politikasına ses çıkarmadığını belirten Kızılyürek, Anastasiadis’in etrafında halen bir çoğunluğun olduğunu söyledi. Kızılyürek, söz konusu çoğunluğun oynak olduğunu düşündüğünü belirterek, “Çoğunluklar bir kriz esnasında kaybolabilir” görüşünü dile getirdi.

 

“FARKLI BİR ÇÖZÜMSÜZLÜK SORUNU YAŞIYORUZ”… Ülkemizin yaşadığı en büyük tehdidin ‘kalıcı bölünme’ riski olduğuna işaret eden Kızılyürek, bölünmenin kalıcı olması halinde her iki toplumun da kaybedeceği çok şeyin olacağına dikkat çekti. Özellikle Crans Montana’dan sonra farklı bir çözümsüzlük sorunu yaşadığımızın altını çizen Kızılyürek, “Daha önce gücümüz yetmediği için çözüme doğru koşamıyorduk. Şimdiyse çözüme kadar gidiyoruz, ama gerisin geri dönmeye başlıyoruz” diye konuştu. 

 

“TÜRKİYE’Yİ BÖLGE DIŞINDA TUTUMAK BÜYÜK HATA”… Kızılyürek, Anastasiadis’in hidrokarbonlar konusunda İsrail ve Mısırla yaptığı işbirliğiyle, Türkiye’yi bölgenin dışında tutmaya çalıştığını, ancak bunun yapılan en büyük hata olduğuna işaret etti. Türkiye’nin enerji politikalarına müdahil olmasıyla hem doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya gitmesini, hem de Kıbrıs sorununun çözümüne katkı konulabileceğini belirterek, “Türkiye’yi bu konuda dışarıda bırakmak büyük bir hata olmuştur” dedi. 

   Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 26 Mayıs 2019 tarihinde yaptığı seçimlerde, Emekçi Halkın İlerici Partisi’nden (AKEL) AP Milletvekili seçilen Kıbrıslı Türk tarih profesörü, akademisyen ve araştırmacı yazar Niyazi Kızılyürek, Kıbrıslıların yıllarca ‘boş inanç’ peşinde koştuğunu söyledi. 

   Kızılyürek, hem Kıbrıslı Türklerin, hem de Kıbrıslı Rumların bu inançlar uğruna ülkeyi tahrip ettiğini belirterek, bu durumun bölünmeye neden olduğuna işaret etti. 

   İngiliz Sömürge Dönemi’nde ‘Enosis’ politikasına destek verilmesinin çok tuhaf olmadığını, ancak Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduktan sonra Rumların bu politikada ısrar etmesinin ‘siyasi bir cinayet’ olduğuna dikkat çekti. 

   Kızılyürek, Kıbrıs Türklerin bir tepki toplumu olduğunu ve kendi varlığını Kıbrıslı Rumlara karşı gösterdiği tepkiler üzerinden kurguladığına işaret etti. 

   Ülkemizin yaşadığı en büyük tehdidin ‘kalıcı bölünme’ riski olduğuna işaret eden Kızılyürek, bölünmenin kalıcı olması halinde her iki toplumun da kaybedeceği çok şeyin olacağına dikkat çekti. 

   Özellikle Crans Montana’dan sonra farklı bir çözümsüzlük sorunu yaşadığımızın altını çizen Kızılyürek, “Daha önce gücümüz yetmediği için çözüme doğru koşamıyorduk. Şimdiyse çözüme kadar gidiyoruz, ama gerisin geri dönmeye başlıyoruz” dedi.

   Niyazi Kızılyürek, Avrupa Birliği’nin, Kıbrıs sorununda ciddi bir düş kırıklığı yaşadığını belirterek, Annan Planı’na giden süreçte iki tane ‘hayır’ unsurunun olduğunu söyledi.

   Anastasiadis’in Crans Montana süreci ve sonrasında uyguladığı politikaya da değinen Kızılyürek, bu politikalara sadece AKEL’in çok sert eleştirilerde bulunduğunu ifade etti.

   Kızılyürek, Anastasiadis’in hidrokarbonlar konusunda İsrail ve Mısırla yaptığı işbirliğiyle, Türkiye’yi bölgenin dışında tutmaya çalıştığını, ancak bunun yapılan en büyük hata olduğuna işaret etti.

   Bazı kesimlerin ısrarla ‘Kıbrıslılık’ kavramı üzerinde durduğunu söyleyen Kızılyürek, bu kavramın şu an için mümkün olmadığını ve bu kesimlerin yaptığı ‘Kıbrıslılık’ göndermelerinin ya folklorik, ya da nostaljik olduğunu kaydetti. 

   Kıbrıslı Türk tarih profesörü, akademisyen ve araştırmacı yazar Niyazi Kızılyürek, KIRBIS Gazetesi Köşe Yazarı Hasan Hastürer ile KIBRIS muhabiri Ahmet Karagözlü’nün sorularını yanıtladı.

 

   KIBRIS: Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar sizce inatçı mı, yoksa kararlı mı? 

   KIZILYÜREK:Öncelikle Kıbrıslılarda ciddi bir inat olduğunu biliyoruz. Yani siyasi meselelerdeki çıkmazlarımızın bile büyükçe bir bölümünün, karakterimizdeki inat huyundan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Hatta ‘Kıbrıs eşeği gibisin’ denildiği zaman inatçı bir insandan bahsediliyor. Ancak kararlılık bir irade beyanıdır. İnatçılık ise boş bir inançta ısrar etmektir. Biz çok boş inançlar peşinde koşan ve olmayacak duaya amin diyen bir ülke olduk ve ülkemizi de bu yüzden tahrip ettik. Burada biz derken, Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türkleri birlikte kast ediyorum. Burada, ‘boş bir inanç peşinde koşmak’ veya ‘olmayacak duaya amin demek’ derken şunları kast ediyorum; mesela bugün bir tarihçi esaslı bir çalışma yaparsa, 1930 ile 1950’li yıllar arasında ‘Enosis’ ülküsünün hayata geçirilme ihtimalinin olmadığını görür. 

   Bu konuda ayrıntılara girmeyeceğim ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; Kıbrıslı Rumlar, yıllarca olmayacak bir duaya amin demek için bu ülkeyi perişan etti. 1968’e kadar da bu şekilde devam etti. 12 Ocak 1968’de ise Makarios, yani Enosis’te durmadan ısrar eden adam, Kıbrıs halkının karşısına geçip ‘Enosis galiba olmayacak, bağımsız devlete sarılalım’ dedi. Gerçi onu da beceremedi ya… 

 

“AKEL’in Enosis politikasını benimsemesi popülizmdi”

 

   KIBRIS: AKEL’in 1968’e kadar Enosis’e destek vermesi, egemen anlayışının peşinden mi gitmekti? 

   KIZILYÜREK:Bir kere Enosis hareketini iki ayrı bölüme ayırmamız gerekiyor. Bunlardan biri 1960, yani Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar olan kısım, diğeri de Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduktan sonraki kısım.

1960 yılına kadar bir sömürgede, halkın çoğunluğunu oluşturan bir grubun “Ben geleceğimi Enosis’te görüyorum” demesi çok tuhaf değildi. Burada tuhaf olan, bu fikrin hayata geçirilemez olduğu gerçeğine rağmen bunu talep etmekti. Enosis, fikir olarak kendi başına büyük bir hata değildi. Çünkü 1918’lere kadar, Enver Paşa’da bütün Türkleri birleştirmek için mantıksız hayaller kurmuştu. Yani dönemin ruhunda vardı. 

   Benim buradaki eleştirim şudur. 1922’de Yunanistan büyük felakete uğrayıp Megali İdea’dan uzaklaştıktan sonra Venizelos, Kıbrıslı Rumlara, 1920 ile 1930’lu yılların başında şöyle diyordu; ‘Sakın Enosis deyip durmayın, biz bunu hayata geçiremeyiz. Yunanistan kuvvetten düşmüş bir ülke, yani böyle bir güç yok’. Venizelos böyle dediği halde kilise liderliği durmadan ‘Enosis, Enosis’ dedi. İşte bu sözünü ettiğim şey boş bir hayale takılıp inatla saplanmak… 

   AKEL’in bu dönemde self-determinasyon Enosis politikasını benimsemesi, aslında partiyi mevcut egemen akımın içine girip güçlenmesi için yapılmış bir popülizmdir. Fakat 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduktan sonra Enosis’te ısrar etmek siyasi bir cinayettir. Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü artık bağımsız bir devlet var ve self-determinasyon hakkı kullanılmıştır. Üstelik o devletin anayasası Taksim gibi Enosis’i de yasaklıyordu. Böyle olduğu halde, yani anayasa hiçe sayılarak, 1964 ile 1968 yılları arasında başta Makarios, sonra da AKEL’in Enosis politikasını takip etmesi en büyük tarihi hatalardan biridir. 

   AKEL bu konuda yıllar sonra geri dönüp özeleştiri yapan tek partidir. 1990 yılında AKEL’in aldığı bir karar var ve o kararda 1964-1968 yılları arasında Enosis politikasının büyük bir hata olduğu belirtiliyor. Ben o kararı Türkçeleştirip “Bir Hınç ve Şiddet Tarihi” adlı kitabımda da yayımladım. 

 

“Kıbrıslı Türkler tepki toplumudur”

 

   KIBRIS: Rum toplumunun eleştirilebilecek bir ideası vardı. Peki Kıbrıslı Türkler bu süreçte ne istedi? 

   KIZILYÜREK:Kıbrıslı Türklerin yakın tarihini belirleyen şey etkiden, eylemde ve irade-i isteklerden ziyade tepkiler olmuştur. Kıbrıs Türk toplumu bir tepki toplumudur. Kendi varlığını Kıbrıslı Rumlara karşı gösterdiği tepkiler üzerinden kurguladı. Yani bir hüryası olmadı ve bir yöne yönelmedi. Ama ne dedi? Enosis’e ‘hayır’ dedi. O tepkiyi ortaya koydu. Ama o tepkiyi ortaya koyduğu zamanda ne önerdiği çok belli değildi. Mesela bir bakarsın ‘ada Türkiye’ye bağlansın’ diyor veya ‘İngiliz İdaresi devam etsin’ diyor. Bunların hiçbiri dönemin ruhuyla örtüşebilen fikirler değil. Bunlar son derece anakronist fikirlerdir. Çünkü anti-sömürgeci bir dönemde bir sömürgeciliğin devamını savunuyorsun. Türkiye’ye iade edilmesini söylediğin zaman yine anakronist bir yerden imparatorluk mantığına geri gidiyorsun. Yani dönemin self-determinasyon hakkıyla hiç bağlantısı olmayan şeyler söylüyorsun. Ta ki İngilizler gelip Nihat Erim’le birlikte ‘Bu galiba böyle olmayacak, biz ayrı self-determinasyon diyelim de Taksim olsun’ demesine kadar… 

   Yani Taksim’i doğuran bile Kıbrıslı Türkler değil. Yani Türkiye’de ve Kıbrıs’ta yüz binlerce insanı sokağa döken Taksim fikrini bile Kıbrıslı Türkler doğurmadı. Dolayısıyla bunu tarihsel olarak okursak yanlış bir değerlendirme olur. Yani ‘Onlar Enosis dedi, biz Taksim dedik, ikimiz de hata yaptık’ demek doğru değildir. 

Çünkü Enosis’in tarihi bir derinliği vardır. Enosis, 19. yüzyılda başladı. Sosyolojik olarak kuşaklar bu ülküyle eğitilmiş ve beslenmiştir. Basın yayın ve eğitim kuruluşları bunun üzerine kurulmuştur ve onlarca yıl devam eden bir sosyolojik süreç sonucunda Enosis bir fikir hareketine geliyor. Taksim ise koloni adasında bir günde doğmuştur. 

 

“Kilise Enosis’i tanrının bir  buyruğu olarak görüyordu”

 

   KIBRIS: Rum toplumunda kilisenin dini sorumluluk alanı dışında siyasi bir kurumsal liderliği de var var. Ancak Türk toplumunda bunun muadili yok. Sizce bunun nedeni nedir?

   KIZILYÜREK: Öncelikle Hıristiyanlık ve İslam dini arasında temel bir fark vardır. Hıristiyanlıkta din, kilisede kurumsallaşırken İslam dininde genel olarak böyle bir kurum yoktur. İkincisi, Kıbrıs Kilisesi’nin gücü büyük oranda Osmanlı Dönemi’nin uygulamalarına geri gider. Osmanlı İmparatorluğu kiliseyi Kıbrıs’ta “Ethnarhis” dediğimiz, (yani millet başı anlamına gelir) Hıristiyan cemaatin temsilcisi olarak görüyor ve ona vergi toplama gibi bir takım imtiyazlar veriyordu. Bu durum Osmanlının da işine geliyordu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu, merkezden yöneten bir imparatorluk değil, yerel örgütlere yetki bahşeden Adem-i Merkeziyetçi bir imparatorluktu. Yani Osmanlılar kiliseye ‘sen vergilerini topla, bana şu kadarını ver’ diyordu. Kilise de bu nedenle ister istemez çok güçlü bir kurum olarak ayakta kaldı. 

   İngiliz Sömürge Dönemi başladığı zaman, sömürge yönetimi kilisenin bu gücünü kırmak için bir takım çareler düşündü. Çünkü batı liberal görüşüne göre kilisenin bu kadar güçlü olması kabul edilebilir bir durum değildi. Sömürge yönetimi o dönemde papazları vergiye tabi tutmaya başladı. Tabi bunlar büyük skandallara yol açtı. Hatta vergi ödemeyen iki papaz ibret olsun diye tıraş edilip, köy köy dolaştırıldı. Bu olaylar esnasında da kilise 

tek örgütlü kurum olarak milliyetçi düşüncenin taşıyıcısı haline geldi. Dolayısıyla da siyaseti doğrudan kilise kadroları belirledi. 

   Kiliseye karşı çıkacak ve seküler bir yerden bu milli hareketi sürdürecek bir burjuvazi olmadığı için de kilise milli hareketi sürükleyen tek kurum haline geldi. Bu durumla birlikte ister istemez kilisenin bütün metafizik anlayışı siyasete de yansıdı. Kilise o yüzden Enosis’i bir siyaset olarak değil, tanrının bir buyruğu olarak görüyordu ve bu noktada inat ediyordu. Dolayısıyla da Kıbrıs Rum toplumu, Kıbrıs Türk toplumu gibi sekülerleşemedi. 

   Kıbrıs Türk toplumu dünyada en seküler Müslüman topluluklarından biridir. Hatta belki de en seküler olanıdır. Bu noktada çok önemli bir ayrıcalığı var. Bunun Osmanlıdan kaynaklanan nedenleri de var. Ama asıl dönüm noktasına bakacak olursak, Türkiye’de Mustafa Kemal’in laikleşme uğruna yaptığı reformların hemen burada benimsenmiş olmasıdır.

   Mustafa Kemal’in en büyük projesinden biri Atatürkçülüktür. Onun güncel adı da Laikliktir. İkincisi de laik milliyetçiliktir. Yani din dışı milliyetçilik, seküler milliyetçilik… Mustafa Kemal’in bu iki faktörünü en iyi benimseyenlerse Kıbrıs Türk toplumudur. 

 

“Anakronist uygulamaları tekrar etmemeliyiz”

 

   SORU: Kıbrıslı Rumların 1960 Anayasası’nı ‘bölünmenin sebebi’ olarak görüp değiştirmeye çalışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

   KIZILYÜREK:Kıbrıslı Rumların büyük bir çoğunluğunun bir iddia üzerine anayasayı değiştirmeye çalışmaları yanlış bir hareketti. Rumların iddiası şuydu; ‘1960 Anayasası toplumları ayrı ayrı kurumsallaştırmış ve birbirinden ayırmıştır. Bu anayasa bölünmenin tohumlarını ekmiştir. Dolayısıyla bunun değişmesi lazım’. Ancak ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Kıbrıs’ta toplumların ayrı bir cemaat olarak varlığı ta Osmanlı millet sistemine kadar geri gider. Yani tarihten gelen, yan yana birlikte yaşayan, ama ayrı olan cemaatler vardır. Bunlar Müslüman ve Hıristiyan cemaatleridir. Bu tamamen Osmanlı Dönemi’nde hayata geçmiş bir şeydir. 

Modernleşme süreçlerinde de bunlar etnopolitik cemaatlere dönüşmüşlerdir. Yani artık dinsel cemaatlerin yerine siyasi irade beyan eden, o dönemin modern anlayışı olan milliyetçilikle yeniden kurulurlar. Bu sefer Hıristiyanlar ve Müslümanlar yerine, ‘Türklük’ bilinci ve ‘Helenik’ bilinci taşıyan toplumlar oluşturulmuştur. Dolayısıyla Kıbrıs’ta iki toplumluluk hali, tarihten gelen haldir.

   1960 Anayasası’nın iki toplumluğa dayanmasında hiçbir sakınca yoktur. Tam tersi, bu durum tarihin bir buyruğuydu. Biz bugün federalizm arayışında da iki toplumluluk peşindeyiz ve tamamen doğru bir yöndeyiz. Lakin hem 1960 Anayasası’nda, hem de bugün bazı şeylerde yanlış yorumlanan federalizm anlayışında da kusurlu olan bir şey vardır. Bu da yurttaşı sadece etnik cemaatliyle tamamlamadır. Yani ona bir kamusal alan bırakmamaktır. Belki de bu en büyük zaaflardan bir tanesidir. Düşünsenize ortak siyasi parti kuramıyorsunuz, aynı siyasi görüşlerin etrafında bir araya gelemiyorsunuz, evlilik dahil baştan sona her şey etnik ayrımla tanımlanmış. Dolayısıyla bunlar anakronist uygulamalardır. Bunları tekrar etmemeliyiz. 

 

“Kıbrıslılık kavramı şu an için mümkün değil”

 

   SORU: Toplumları etnik kimliklerle ayırmak yerine ‘Kıbrıslı’ veya ‘Adalı’ gibi coğrafi kimlikleri savunamaz mıyız?

   KIZILYÜREK: Bu konuya girmeden önce tarihsel derinliğine bakılması gerekiyor. Bugün moderinite dediğimiz şey, yani Fransız İhtilali’nden sonra başlayan süreç halkların uluslaştığı bir dönemdir. Modern devlet, bir ulusun idaresine dayanır. Dolayısıyla moderinite zamanlarında etnik kimlik siyaseti meşrulaştıran unsurdu ve Fransız İhtilali’nden sonra bir devlet, bir ulusa dayandığı ölçüde meşrudur. Yani burada bir ulus-devlet tanımı yapılıyor. Ulus-devletler, yani bir devletin bir coğrafyada meşru olarak kurulması ne coğrafi bir faktöre indirgenebilir, ne sadece etnisiteye indirgenebilir, ne de sadece dibe indirgenebilir. Tarihsel deneyimlere göre, bazı faktörler öne çıkar. Mesela Fransız devleti, anayasa üzerine kurulmuştur. Amerika, anayasa üzerine kurulmuştur. Ancak Almanya, tamamen ‘kültür birliği’ ve ‘dil birliği’ üzerine kurulmuştur. 

   Kıbrıs’a baktığınızda, burada hiçbir zaman bağımsız bir devlet haliyle ortaya çıkmış ortak bir ‘Kıbrıslılık’ kimliği yoktur. Günümüzdeki Kıbrıslılık göndermeleriyse ya folklorik, ya da nostaljiktir. Dolayısıyla Kıbrıslılık dediğimiz kavram şu an için mümkün değildir. Bu ancak gün gele belki olabilir. Bu konuda örnek verecek olursak şöyle diyebiliriz. Mesela 1960 Anayasası yürürlükte kalsaydı ve iki toplum 50 yıl boyunca günümüze kadar beraber yaşasaydı, biz bugün belki de ‘Kıbrıslı yurttaşlar’ olacaktık. 

   Kıbrıs tarihindeki milliyetçiliğin serüveni Türk ve Rum cemaatlerinin kendilerini ‘Yunan’ ve ‘Türk’ uluslarının bir parçası olarak görme şeklinde seyretmiştir. Bunun bir tarihi izahı var. Dolayısıyla ben asla ‘Hepimiz Kıbrıslı olalım ve bu sorun bitsin’ ekolüne katılmıyorum. Bu tamamen yanlış bir değerlendirmedir ve bunun ne tarihsel zemini, ne de ideolojik zemini vardır. 

   Bizim bugün modern dünyada yapacağımız tek şey yeni bir ‘milliyetçilik yaratmak’ değil, çok kültürlü bir demokrasi kurmaktır. Yani farklılıklarımızı demokratik terbiye içinde bilerek, severek ve kucaklayarak yaşayabileceğimiz çok kültürlü bir demokrasiye ihtiyacımız vardır.  

 

 “Avrupalı vekiller Kıbrıs’ta  çok büyük absürtlük görüyor”

 

   SORU: Avrupa Parlamentosu’ndaki vekiller Kıbrıs sorununu ve bizi ne kadar biliyor? 

   KIZILYÜREK: Öncelikle Avrupa Parlamentosu’na seçildikten sonra parlamentonun açıldığı ilk gün Strazburg’daki genel kurulda yaşanılan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Genel kurul yapılmadan önce parlamentoda Beethoven’in 9. Senfonisi çalıyordu ve hepimiz saygıyla dinliyorduk. Birden İngiliz milletvekilleri ayağa kalktılar ve sırtlarını döndüler. İngiliz milletvekilleri ‘biz yabancı bir milli marşın önünde asla eğilmeyiz’ diyordu. Bu olayı bende dahil tüm parlamento kınadık. İnşallah biran önce giderler diyoruz… 

   Sorunuza gelecek olursak, şimdi bakınız. Avrupa Parlamentosu’nun Avrupalı bir milletvekili Kıbrıs’ı bilemez. 
Daha doğrusu, Kıbrıs sorununun derinliğini bilemez. Ama oradan baktığında, çok absürt bir şey görüyor. Bu absürtlüğe gelmeden önce, ben ve diğer milletvekili arkadaşlarımın Avrupa’da yaptığımız bir turlamadan bahsetmeliyim. Bir gün milletvekili arkadaşlarla Fransa’nın Lyon kentinden bir araba tuttuk ve Kuzey İtalya’ya geçtik. Kuzey İtalya’dan İsviçre’ye, oradan da Almanya’nın Freiburg kentine geçtik. Sonra da Strazburg’a vardık ve parlamentoya girdik. Bu süreç boyunca yollarda ne gümrük, ne barikat, ne de polis gördük. 

   Şimdi böyle bir yerden gelen bir Avrupalı, Kıbrıs’a baktığı zaman her tarafta barikatların olduğunu, kimlik kontrollerinin yapıldığını ve kuzey ve güney arasında sadece 8 tane noktadan geçiş yapılabildiğini görüyor. Yani bir Avrupalı Kıbrıs’ta çok büyük bir absürtlük görüyor ve bu durumu derinlemesine anlaması da mümkün değildir. Ancak sendeki en büyük zaafı görüyor. Yani sen ‘anormal’ ve ‘absürt’ bir ülkede yaşıyorsun. Bunu biliyor. Çünkü sınırları ortadan kaldırmış ve kıtayı bütünleştirmiş bir Avrupalının bunu anlaması mümkün değil. Sadece bu kadarını görmesi onlara yetiyor. 

   Sonra da biz hepimiz gevezelik yapıp sınırları ortadan kaldıran Avrupalıları güya bilgiye boğmaya çalışıyoruz. Ama anlattıkça bu absürt halimizi de aklamaya çalışıyoruz. Yani ‘siz bizi anlayamıyorsunuz, bizde durum farklı’ diyoruz. Yani hepimiz bu berbat statükonun devamını dile getiriyoruz. 

 

“Annan Planı’na giden süreçte iki tane ‘Hayır’ var”

 

   KIBRIS: Avrupa Birliği’nin Kıbrıs sorununa olan ilgisi azaldı mı?

   KIZILYÜREK: Avrupa Birliği, Kıbrıs sorununda ciddi bir düş kırıklığı yaşadı. 2004 yılındaki Annan Planı’na giden süreç, AB’nin ilk defa Kıbrıs’la ilgili derinden ilgilendiği bir dönemdir. Avrupa Birliği, 1999 Helsinki Zirvesi ile 2004 Annan Planı referandumları arasındaki 5 yıllık süreçte, Kıbrıs sorununun çözümü konusuna sağlam bir stratejiyle yoğun ilgi gösterdi. AB, Kıbrıs sorununu öyle bir noktaya getirmek istiyordu ki, üyelikle beraber bu sorunun çözülmesinin de altyapısını hazırlamıştı. O tarihlerde Annan Planı’nın gündeme gelmesi hiç tesadüf değildir. Bu konuya derinlemesine girmeyeceğiz. Çünkü Annan Planı’na giden süreçte iki tane ‘hayır’ vardır. Bunlardan biri Türklerin, diğeri de Rumların ‘Hayır’ıdır. 

   Türklerin ‘Hayır’ı, 2002 yılında Kopenhag’ta yapılan AB Genişleme Zirvesi’ne Kıbrıslı Türk liderin gitmemesi sonucunda olmuştur. Çünkü bu durum Kıbrıslı Rumların AB’ye çözümsüz bir şekilde girmesine fırsat tanımıştır. İkinci ‘hayır’ ise Rumların referandumdan çıkardığı sonuçtur. Nitekim AB, bu iki hali gördükten sonra Kıbrıs’a artık son derece temkinle ve ihtiyatla yaklaşıyor. Yani aslında Kıbrıs’ı bilmediğinden değil, aksine bildiği için fazla bulaşmak istemiyor. Benim şu an Brüksel’de AB Parlamenteri olarak edindiğim ilk izlenim budur. Çünkü AB, Kıbrıslı siyasi liderlerde vizyon ve irade görmüyor. Sadece statükoya ve şimdiki zamana saplanmış kalmış bir ada görüyor. 

 

“Her iki toplumun kaybı  çok büyük olmuştur”

 

   KIBRIS: Çözümsüzlüğün Kıbrıs Türk ve Rum toplumuna bedeli eşit mi olacak, yoksa adil mi olacak? 

   KIZILYÜREK:Şu soruya yanıtı şöyle vereyim... Bu absürt ülkede yaşanan gerilim ve çatışmalar sonrasında tarafların sepetlerine ayrı ayrı şeyler düşmüştür. Kıbrıslı Rumların sepetine ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ devleti, Kıbrıslı Türklerin sepetine ise bir coğrafya parçası düşmüştür. Ama sepetlere bunlar girerken çok şey de gitmiştir. Kıbrıslı Rumlar yurtlarının yarısını yitirmiş, Kıbrıslı Türkler ise ortak oldukları bir devleti kaybetmişlerdir. Her iki tarafta da kayıplar gerçekten çok büyük olmuştur. Bunu anlayan insanlar çözümün zaten adını koyarlar. Eğer kayıplarımızın farkında olsaydık, çözüme doğru bir hamle yapardık. Ama her iki toplumda sepetteki malzemeyle yetinmiştir. Yani biz sadece sepete gireni görmüşüz, çıkanı görememişiz. Çözümsüzlük de burada başlıyor. 

 

   KIBRIS: Zaman aleyhimize mi çalışıyor? 

   KIZILYÜREK: Hem sosyolojik, hem coğrafi olarak bölünmüş bir ülkede zaman, bölünmüşlüğü her gün biraz daha derinleştiriyor. 

 

“Avrupalılar, parlamentoya girmemden çok hoşnut oldu”

 

   KIBRIS: Parlamentoya ilk seçildiğiniz zaman bu durum Avrupa’da nasıl karşılandı? 

   KIZILYÜREK:Avrupa Parlamentosu’na seçilmiş olmam, Avrupa basınında çok geniş bir şekilde ele alındı. Ben bunları yansıtma ihtiyacı duymadım. Parlamentoya gittiğimde insanlar benim yanıma, ‘Bu Kıbrıslı Türk nasıl becerdi de seçildi’ diye geliyor. Yani oradaki insanlar benim ilk seçilmiş Kıbrıslı Türk olduğumu ve Kıbrıslı Rumlar ve Türklerin oylarıyla birlikte seçildiğimi biliyorlar. Bunun da bu ülkede bir istisna olduğunu görüyorlar ve bundan çok hoşnut oluyorlar. İlk seçildiğim zaman ‘Nihayet Kıbrıs’tan normale yakın bir şey çıktı’ şeklinde yorumlandı. Çünkü normali zaten buydu. 

   Parlamentoda benim sıkı bir federalist olduğumu biliyorlar. Hem Kıbrıs’ın federal bir devlete kavuşturulmasını, hem de Avrupa Birliği’nin ‘Federal Birleşik Devletler’ olmasını istediğimi de biliyorlar. Dolayısıyla benim Avrupa’daki varlığım, AB nezdinde de bir ‘federalist’ olduğumdur. Zaten Avrupa Parlamentosu’nda etnik köken üstünden bir şey konuşulmaz. Bu parlamentonun ruhuna aykırıdır. 

 

“Brüksel’de herkes kendi grubuyla hareket ediyor” 

 

   KIBRIS: Parlamento’da Avrupa sorunlarına mı, yoksa Kıbrıs’ın sorunlarına mı bakarsınız? Orada kendi grubunuzla mı yoksa Kıbrıs’tan gidenlerle mi birlikte hareket ediyorsunuz?

   KIZILYÜREK: ÖncelikleKıbrıs’tan gidenlerle birbirimizi ya hiç görmüyoruz, ya pek az görüyoruz. Çoğu zaman uçakta karşılaşıyoruz. Çünkü Brüksel’e ayak attığımız andan itibaren herkes kendi dünya görüşüne uygun bir gruba gider. Yani parlamenter siyasi ve ideolojik değerlerine bağlı olarak kendi grubuna gider ve kendi grubu içerisinde siyaset yapar. Dolayısıyla orada Almanlar, İngilizler, Fransızlar veya Kıbrıslılar yoktur. Orada, mesela muhafazakarların gittiği Avrupa Halk Partisi vardır. Sol görüşlü insanların gittiği bir yer vardır ki, ben de bu gruba gidiyorum. Yani her memlekettaşımız orada kendini yakın htiği gruba gidiyor. Dolayısıyla orada evvela kendi grubunuzla hareket edersiniz. Ama komitelerde çalıştığınız zaman her gruptan temsilciler var. Mesela ben Eğitim ve Kültür Komitesi’ne seçildim. Bu komite içerisinde de koordinatör olarak seçildim. 

 

   KIBRIS: Peki koordinatör olmanın manası ne? 

   KIZILYÜREK: Bunun manası şu; parlamento toplamda 7 gruptur. Her komitede de bir grubun koordinatörü vardır. Dolayısıyla ben diğer 6 tane koordinatörle birlikte çalışmış oluyorum. Koordinatörler, kendi aralarında uyumlu işbirliği yaptığı oranda iş çıkar. Dolayısıyla siz açılım yapmak zorundasınız. Yani diğer başka gruptan insanlarla da karşılıklı ikna sürecine dayalı projeler konuşuyorsunuz. Yani siz, eğer sadece kendi ülkenizin kaygısını güderseniz, siz bir ‘Avrupalı’ değilsiniz ve sizi kimse ciddiye almaz. Çünkü Avrupa milletvekilleri, tüm Avrupalıların milletvekilleridir. Zaten tüzükte de bu böyle tanımlanıyor. 

   Milletvekilleri, bütün AB yurttaşlarının sorunlarına dönük çalışıyor. Milletvekilleri tabi ki kendi ülkesinin sorunlarıyla da her zaman ilgilenecek, ancak bu belli bir bağlam içinde olmalıdır. Mesela komitede kendi ülkemizin eğitim sorunlarına el attığımızı düşünelim. Ben orada Almanya, Fransa veya başka ülkelere gönderme yapmadan bunu konuşamam. Bunların hepsi Avrupai bir bağlam içerisinde olmalıdır. 

 

“Türkçe’nin AB dillerine girmesinde ısrar ediyorum”

 

   KIBRIS: Siz kendinizi Kıbrıs Türk toplumunun taleplerini ve beklentilerini aktarma konusunda bir aracı olarak görüyor musunuz?

   KIZILYÜREK: Elbette. Ama öncelikle şöyle bir şey söyleyeyim. Üye ülkelerin büyük sorunlarının ele alınıp konuşulduğu yer, Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu’dur. Üye devletler oraya temsilci atarlar. Yani orada devletin seçtiği kişiler var. Ancak parlamento bunun aksine yurttaşların seçtiği bir topluluktur. Dolayısıyla seçilmiş bir milletvekili, öncelikle yurttaşlara hesap verir. Bu nedenle de onların sorunlarını ele alır. Bu bağlamda, bütün Avrupalıların sorunları, tüm milletvekillerinin sorunudur. Ancak bir milletvekili, aynı şekilde geldiği ülkenin, yani kendisini seçen yurttaşların da sorunlarıyla ilgilenir. 

   Dolayısıyla bu noktadan baktığınız zaman tabii ki Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların sorunları benim gündemimde vardır. Ama bu sorunları hangi perspektifle oraya taşırsınız? Yani bu sorunlara hangi pencereden bakarsınız? Ben bir federalist olduğum için öncelikle bu ülkenin federal birliğine dönük adımları gündeme getiririm. Yani ben Kıbrıslı Türklerin AB’ye daha çok yakınlaşmaları, her iki toplumun birbiriyle daha çok kaynaşması gibi konuları gündeme taşırım. Bunlar, AB programları içerisinde benim iş yapabileceğim yerlerdir. 

   Mesela çevre sorunu, Kıbrıs’ta çok korkunç bir çevre sorunu yaşıyoruz. Bu sorun tüm adanın sorunudur. Yani gündemde hem ortak sorunlar, hem de ayrı ayrı sorunlar vardır. Ayrı sorunların başında Kıbrıslı Türklerin sorunları ön sıradadır. Kıbrıslı Türkler, mevcut statü içindeki konumundan veya konumsuzluğundan dolayı görünmeyen bir toplumudur. Benim gündemimde Kıbrıslı Türklerin AB içerisinde daha çok görünür kılınması, AB yardımlarından daha çok yararlanmasını sağlamak gibi adımlar da vardır. Parlamentoya seçildikten sonra yaptığım ilk öneri, ada genelindeki tüm Müslüman ve Hıristiyan mezarlıklarının tamir edilmesi şeklinde olmuştur. Yani benim baktığım yer bir federalistin baktığı yerdir. Yani ben ayrı bir Kıbrıslı Türk varlığını kuvvetlendirme noktasından bakmıyorum. Ben sadece Kıbrıs Türk toplumun yurttaşlarına imkanlar sunmak için çalışıyorum. Mesela bunun için Türkçenin AB dillerinin arasına girmesinde ısrar ediyorum. Tabii bu uzun ve meşakkatli bir yol olmasına rağmen bunun peşinde olacağım. Çünkü bu durumdan Kıbrıslı Türk yurttaşlar yararlanacaktır. Dolayısıyla benim perspektifim bu yöndedir. 

 

“Oturumlar Türkçe dilinde dinlenebilecek”

 

   KIBRIS: AB’ye yeni bir dilin eklenmesinin maliyeti var mı? 

   KIZILYÜREK: Elbette. Hem de korkunç bir maliyeti vardır. Çünkü o zaman her şeyi çevirmek durumunda olacaklar. Ama bu konuda ara formüller bulunabilir. Mesela orada konuşulan her şey bana çevrilmez. Benim için zaten gerek de yok. Çünkü ben konuları diğer dillerden takip ediyorum ve öyle konuşuyorum. Ama Türkçeyi oraya kazandırabilmek için mesela şunu diyebilirim; ‘Şu oturumda bana bir tercüman koyun, konuşmaları Türkçeye çevirsin’. Bu Türkçeyle ilgili önemli bir adımdır. Veya bir başka oturumda mesela Kıbrıs’tan insanları Brüksel’e davet edebilirim. Çünkü öyle bir hakkım var. Davet ettiğim Kıbrıslı Türkler parlamentoya geldikleri zaman da o oturumların Türkçe dilinde yapılmasını isteyebilirim. Ben bunu kotaladım. İlk yaptığımız sağlam iş de bu yönde oldu. Yani demek istediğim artık böyle bir noktaya geldik. Siz yarın parlamentoya geldiğiniz zaman oradaki oturumu Türkçe dilinde dinleyebileceksiniz. Yani bu bir süreçtir. Bir şeyi adım adım yapıp bir bina şekline getiriyoruz. 

 

“Kuzey Kıbrıs Türkiye’ninbir parçası haline gelebilir”

 

   KIBRIS: Kıbrıslı Türklerin adadaki varlığını ve geleceğini ne kadar sağlıklı görüyorsunuz? Sizce neler tehdit oluşturuyor?

   KIZILYÜREK: Bu ülkenin yaşadığı en büyük tehdit, kalıcı bölünme tehdididir. Kalıcı bölünmeyle birlikte toplumların sepetlerinde yine bir şeyler kalacak ama sepetlerinden kaybedecekleri çok şey olacak. Kıbrıs Rum toplumu belki de ülkesinin yüzde 37’sini temelli olarak kaybedecektir ve yurdu dediği yerin haritası değişecektir. Kıbrıslı Türklere gelince, o beni daha çok dehşete düşüren bir manzaradır. Kıbrıslı Türklerin, Osmanlı Dönemi’nden beri var olan tarihsel varlığı noktalanabilir. Ben hatta bunun kolay bir şekilde olacağını düşünmüyorum. Bunun, gerilimlerle olacağını düşünüyorum. Çünkü bölünme kalıcı olduğu zaman kuzey Kıbrıs, Türkiye’nin bir parçası haline gelecektir. 

   Bu durum bana Ukrayna örneğini hatırlatıyor. Orada Ukraynalıların yanı sıra Rusya’nın yerleştirdiği bir nüfus da vardır. İkisi arasında süregelen bir kavga da vardır. Ukrayna’ya yerleşmiş olan Ruslar, ülkenin Rusya’ya yakın olmasını ve hatta mümkünse bağlanmasını istiyorlar. Ancak Ukraynalılar ise Avrupa’ya açılmak istiyorlar… Kıbrıs Türk toplumuna bakıldığında, Kıbrıs Türk toplumunun seküler, geniş bir kesimi Avrupalı olarak kalmak isteyecektir. Bu da ancak federal bir devlet üstünden sağlanabilecek bir şeydir. Diğer bir kısmıysa farklı bir noktaya gelecektir. Bu, gelecekte gerilimlere işaret eden bir durumdur ve dikkatli bir gözlemci şimdiden bunun tohumlarının atıldığını görüyor. 

 

“Umutsuzluğun sağlam dayanakları var”

 

   KIBRIS: Kıbrıs sorununun çözümü konusunda genel anlamda bir umutsuzluk var. Sizce bu umutsuzluk zeminsiz mi, yoksa bilmediğimiz veya umudumuzu yeşertecek bir çalışma var mı?

   KIZILYÜREK:Öncelikle bu umutsuzluk temelsiz değil. Bu umutsuzluğun sağlam dayanakları vardır. Umutsuzluk, daha önce bahsettiğim sepetlerden çıkıyor. Sepetleri unutmayın; biri sepete coğrafyayı atmış ve oradan bir şey vermek istemiyor, diğeri de sepete devleti atmış, iktidarı paylaşmak istemiyor. Bu 1974’ten beri böyledir. Yerinden hiç kıpırdamamıştır. Biz aynı yerde dönüp dolaşıyoruz. Tabi bir gerçeği de unutmamak lazım, Mustafa Akıncı ve Mehmet Ali Talat gibi liderler zaman zaman zor koşullar altında bile ciddi açılımlar yapmışlardır. Hatta bu adımların bazıları Türkiye’ye rağmen atılmıştır. Karşılıklı ciddi adımların atıldığı zamanlarda olmuştur. Mesela buna en iyi örnek, Makarios-Denktaş anlaşmasıdır ve bu anlaşma yabana atılacak bir açılım değildir. Makarios tarafından birden bire federasyona ‘evet’ demek ve daha sonraki süreçte Hristofyas-Talat anlaşmaları ciddi adımlardır. 

   Ama bir gerçeği de göz ardı etmememiz gerekiyor. 2015 ile 2016’ya kadar, yani Crans Montana’ya kadar olan süreçte yeterli adımlar atılmadığı için çözüm olmazdı. Çünkü sepetleri elde tutanlar cimriydiler. Yani daha önce sen toprak vermiyordun, öbürü iktidar paylaşımına girmiyordu. Bu gibi şeyler vardı. Ancak Crans Montana’dan sonra farklı bir çözümsüzlük sorunu yaşıyoruz. Crans Montana sürecinde, çözümün şekli şemaili ortaya çıkmıştı ve ilk defa çözüm korkusu hükmetmişti. Yani Crans Montana’da çözümün taslağı ortaya çıktı. Ancak bu defa da çözümden gerisin geri koşmaya başladık. Daha önce gücümüz yetmediği için çözüme kadar koşuyorduk ama çözüme gidemiyorduk. Şimdiyse çözüme kadar geldik, ama başa doğru sarmaya başladık. 

   Bunu da başta Nikos Anastasiadis yapmıştır. Bu noktada Mustafa Akıncı ile Nikos Anastasiadis’i aynı noktaya koyamayız. Çünkü Akıncı, Crans Montana’ya giderken görüş birliklerini benimsedi. Öbür tarafta ise görüş birliklerini artık reddeden, daha doğrusu inkar eden ve Guterres çevresine bir türlü giremeyen, yani aslında çözümü görüp ve kaçan bir liderle karşı karşıyayız. 

 

 “AKEL, Anastasiadis’in politikasını her gün eleştiriyor”

 

   KIBRIS: Anastasiadis’in bu tavrına toplumsal destek var mı? Ya da çoğunluk desteği var diyebilir miyiz?

   KIZILYÜREK: SayınAnastasiadis’in şu ana kadar Crans Montana süreci ve sonrasında uyguladığı politikaya sadece AKEL’in çok sert eleştirilerle karşı çıktığını söyleyebiliriz. AKEL ayrıca, Anastasiadis’in iktidar paylaşımının önemli olduğunu ve Kıbrıslı Türklerin siyaseten eşit olduğunu söyleyen bir partidir. Hatta seçim kampanyası esnasında, Andros Kiprianu’yla bir yerde şahsen tanık olduğum söylemlerden bir tanesini de söyleyeyim ki, bu çok duygusal bir söylemdi. Kiprianu, ‘Kıbrıs, Kıbrıslı Rumların çiftliği değildir, Kıbrıslı Türklerle Rumların ortak memleketidir ve burayı birlikte yöneteceklerdir’ demişti. Bunu her gün dile getiren de sadece AKEL’dir. Onun dışında sessiz kalan bu kadar kadro varsa, demek ki Anastasiadis’in halen etrafında bir çoğunluk var diyebiliriz. Ancak bu çoğunluğun oynak olduğunu düşünüyorum. Yani bu çoğunluk bir kriz esnasında kaybolabilir ve konjektür hemen değişebilir. Dolayısıyla orada sabit bir öz yok. 

 

“Anastasiadis’in yanlış siyasetine ‘kuvvet’ politikasıyla yanıt verildi”

 

   KIBRIS: Hidrokarbon konusu samimi bir sorun mu, yoksa dürtü işlevi mi var?

   KIZILYÜREK: Hidrokarbon sorununda çok ciddi bir hata yapılmıştır. Sayın Nikos Anastasiadis, İsrail ve Mısırla giriştiği işbirliğiyle, özellikle Netanyahu’nun teşvikleriyle bölgede bir jeopolitik oyun kurmaya kalkmıştır. Bu jeopolitik oyunun içinde de Türkiye’yi dışarıda bırakma hesabı vardı ve bu yapılmış en büyük hataydı. Hidrokarbon, çok kolaylıkla Kıbrıs sorununun çözümüne önemli katkı koyabilecek bir şeyken, bu konuda Türkiye’yi dışarıda bırakmak büyük bir hata olmuştur. Türkiye’yi enerji politikalarına müdahil ederek doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya gitmesi noktasında katkı koyması sağlanabilirdi. Anastasiadis eskiden bunu benimsemişken, direksiyonu başka taraflara kırdı, bu da bir hataydı. 

   Tüm bu olayların ardından gerilim noktasına geldik. Evet, Türkiye’nin yaptığı siyasi müdahaleler ve kazılar hukuksal mı? Değil. Ama siz KKTC’yle, yani uluslararası bir hukukun öznesi olmayan bir yapıyla ‘Ben anlaşma yaptım, ona göre geldim’ diyemezsiniz. Çünkü bu hukuk dışı bir şeydir. Bu, Anastasiadis’in yanlış siyasetine ‘kuvvet’ politikasıyla yanıt vermektir. 

 

   KIBRIS: Anastasiadis politikalarıyla tahrik etti mi? 

   KIZILYÜREK:Eğer bu konuya belli bir tarih öncesine kadar bakarsak, enerji politikalarında Hristofyas’ın yaptığı kazılarda, yani ‘Biz her zaman Türkiye’yle çözüme gideceğiz ve Türkiye’de bundan yararlanacaktır’ politikaları döneminde büyük tahrikler görmedik. Biz bunu Türkiye resmin dışında bırakıldığı zaman gördük. Meseleye Kıbrıs Rum tarafından baktığınız zaman şöyle bir tabloyla karşı karşıya kalıyorsunuz; ‘Kıbrıslı Türklerle iktidar paylaşımına bağlı bir devlet kurmaya yanaşmıyorsunuz’, ‘Enerji politikasında Türkiye’yi müdahil etmeye yanaşmıyorsunuz’. Bu iki unsuru dışarıda bırakan politika, yanlış ve tehlikeli bir paradigmadır. 

 

   KIBRIS: Kıbrıs Rum toplumu çözüm olmazsa neleri kaybedeceğini biliyor mu? 

   KIZILYÜREK: Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, gündelik hayat içinde Kıbrıs sorununun çözümünü bir at pazarlığına indirgemişlerdir ve resmin büyüğünü görmüyorlar. Resmin büyüğü, bu ülkeye kalıcı barış getirmektir. Kalıcı barışın olmadığı bir ülkede her gün çok büyük kayıplar yaşanır. Dolayısıyla çözümsüzlüğün getirdiği en büyük kayıp barışsızlıktır. Kıbrıslı Rumlar yurdunun yarısını kaybediyor, Kıbrıslı Türkler de devlet dışı kalıyorlar. Devlet dışı kaldıkları oranda da varlıkları zaten tehlikeye girmiştir. Yani her iki toplum için kayıplar saymakla bitmez. 

 

“Brexit, Kıbrıs’ı doğrudan etkilemeyecek”

 

   KIBRIS: Brexit, Kıbrıslı Türkleri şu veya bu yönde nasıl etkileyecek? 

   KIZILYÜREK: Brexit’in Kıbrıs’ı doğrudan etkileyeceğini zannetmiyorum. Çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti’yle İngiltere arasında zaten yapılmış ve yapılmakta olan bazı görüşmeler oldu ve ön tedbirler alındı. Şunu da unutmamak lazım; Kıbrıs, eski bir koloni olduğu için ‘Commonwealth’ üyesidir. Yani İngiliz Milletler Topluluğu üyesidir. Dolayısıyla Kıbrıs’ın İngiltere’yle ilişkilerinde yine bir takım avantajları olacaktır. 

   Meseleye Avrupa açısından bakılacak olursa, bu bir ilk olacak. Çünkü çok büyük bir ekonomi ve çok büyük bir ülke AB’den ayrılmış olacak. Tabi bu durumun olumlu ve olumsuz etkileri de olacaktır. Örneğin Avrupa’nın ticaret hacminde bir küçülme olacağı aşikardır. Ama Avrupa’da siyasi birliğe dönük adım isteyen kesimlerde var. Çünkü Avrupa’nın bir geçiş aşamasında olduğunu biliyoruz. Avrupa, konfederal bir yapı içerisinde yönetiliyor. Devletler orada birinci söze sahiptir, ancak parlamento her geçen gün giderek güçleniyor. Dolayısıyla Avrupa’nın daha federal bir yapıya geçebilmesi yönündeki önemli engellerden bir tanesi İngiltere’nin ayrılmasıyla ortadan kalkmış olacaktır. Çünkü İngiltere ekonomik bir Avrupa taahhüt ediyordu, siyasi birliğe dayalı bir Avrupa istemiyordu. Şimdi ise siyasi birlik fikrini güçlendirmek isteyen kesimlerin ağırlığı daha da artacaktır. 

 

Kaynak: Editör:
 
Etiketler: Niyazi, Kızılyürek:, “ENOSİS’TE, ISRAR, ETMEK, SİYASİ, CİNAYETTİ,
Haber Videosu
Yorumlar
Yazarlar
Ulusal Gazeteler
Alıntı Yazarlar
Sayfalar
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Haber Yazılımı