Yazı Detayı
17 Mayıs 2020 - Pazar 23:33
 
“ EL ALEM”, BASKISI
Uzman Psikolog Cemaliye SARCAN
 
 

Kaçımız tam olarak el alem kelimesinin anlamını biliyor? Sanki bazı kelimeler biz daha doğmadan beynimizin,ruhumuzun,aklımızın, bedenizimizin içerisine muhteşem bir ahenk ve sivri köşeli kalıplar ile bir el tarafından yerleştiriliyor. Bu el, yaşadığımız coğrafyanın diğer elleriyle ‘ortak’ kültürü paylaşıyor ve “toplum” dediğimiz kavram karşımıza çıkıyor.

Günlük hayatımızda sohbet ederken kullandığımız basit kelimeler (‘el alem’, ‘toplum’, ‘cinsiyet’, ‘kültür’ vb.) bizim dünyamızda,ruhumuzda kolay kabuk bağlamayan yaralar açtığının, kabuk bağlasa bile hatrı sayılır izler bıraktığının farkında mıyız?

Psikoloji literatüründen tam olarak anlamını bilmediğimiz birçok kelimeyle kesişiyor yolumuz günbegün.  Hatta artık dilimizin aşina olduğu kalıplar (‘panik atağım var’, ‘internetten okuduğum kadarıyla bende kaygı bozukluğu var’) bile var.

Kulağınızın, dilinizin aşina olduğu kelimeleri tek düze kalıplarla anlatmak yerine aslında tüm bunların hepimizin içindeki dürtüler olduğunu belirtmeye çalışacağım.

Anksiyete, bir diğer adı ile kaygı, gayet doğal olmakla birlikte bedenimizi zorluk ve engellerin üzerinden gelmek için hazırlayan bir mekanizmadır. Kişi farkında olmadan çok hızlı bir şekilde gelişen bir durumdur. Hep negatif bir etkisi varmış gibi görünse de 2017 yılında yapılan araştırmalar kaygının kişilerin performansını artırdığını bilimsel olarak kanıtlamıştır. Peki, kaygı bu kadar iyi bir mekanizma ise niye kendimizi kötü hmemize sebebiyet veriyor?  Var olan engeli aşmak yerine, kaygı artık engel olmak haline geliyorsa burada kaygının boyutunun arttığını ve artık işlevselliğini kaybettiğini söyleyebiliriz. Yani kaygının patolojik bir durum olduğundan söz edebilmemiz için şiddeti, süresi ve günlük hayattaki işlevselliğin bozulması olarak sınıflandırabiliriz. 

Kaygı bozukluğu kendi içerisinde agorafobi, panik bozukluk, panik atak, ayrılık kaygısı, sosyal kaygı bozukluğu vb. olarak sınıflandırılır. Tabii ki, yazı dilinde bunları ele alıp sizlere aktarmak oldukça meşakkatli olduğundan sadece kaygının üzerinde genel anlamda duracağım.

Kaygı sürekli beslenmek niyetinde olan, sağlıklı düşünmenize engeller yaratan, var olmayan ve/veya gerçek dışı düşünceleri zihninize sokan, günlük rutininizi etkileyen, yaşam kalitenize hasar veren, istediği eylemi yaptırana kadar sizi huzursuz eden (örn; ‘doktorunu ara, ‘internette bu hastalığın ne demek olduğuna bak’), istediği eylemi yaptırınca ise size anlık rahatlık verip daha ağır şekilde nükseden (örn; ‘kendini doktoruna yeteri kadar izah edemediğin için duymak istediğini söylemedi, ona saate bakmaksızın uzun bir mesaj yaz’, ‘doktor röntgen istemedi çünkü seni önemsemedi, sen yine de git ve röntgen çek’) bir tür bozukluktur. Hatta, zaman zaman kişi aklından geçen düşüncelerin gerçek olmadığının bilincinde dahi olsa düşünmekten ve o anı yaşamaktan kendini alıkoyamıyor. Dolasıyla, çıkmaz bir döngü içeresinde kalabiliyor.

Örneğin, bir rahatsızlık sonucu doktorunuza başvurdunuz ve gerekli tahlil sonuçlarından sonra, ileri tetkik istendi. Bu süreçte kaygı duymanız gayet doğal bir tepkidir. Fakat, bu süreçte sizi rahat bırakmayan yersiz düşünceler (‘kesinlikle kanserim, kanser olmasan doktor ileri tetkik istemezdi’, ‘doktor yeteri kadar açıklama yapmadığına göre, kesinlikle durumum ciddidir’, ‘doktorum beni anlamıyor’) aklınızı ele geçiriyor ve kontrolünüzü kaybedebiliyorsunuz. Kişinin kaygısını susturabilmesi için onu beslemesi gerekmektedir. Kaygı, bu süreçte kişiden sürekli olarak bunu talep etmektedir. Yukarıdaki örnek üzerinden gidecek olursak, kişinin ileri tetkikleri temiz çıksa dahi kaygı ona rahat vermeyip, kişiyle sürekli olarak konuşmaktadır; ‘ama şunu da yapmalısın’, ‘ileri tetkikler temiz çıksa dahi yanılma payı olabilir’, ‘yurtdışında bir doktordan da görüş almakta fayda var’).

İşin bir diğer önemli yanı ise bu kişilerin yakinen iletişimde bulundukları bireylerin onları anlamadığını, sürekli yargı çerçevesinde olduklarını, düşüncelerini gereksiz, zaman zamanda çocukça bulduklarını ve yeterli anlamda destek göremediklerinden söz edebiliriz. Burada da yazımın başında ele aldığım ‘el alem’ meselesi aslında biz fark etmeden olayın içine entegre oluyor. Kaygı bozukluğu yaşayan kişilerin yakınları ilk etapta sıkıntıyı çevrelerine yansıtmadan, belli etmeden çözmeye çalışıyor (‘böyle davranmak sana yakışmıyor, lütfen toparlan’, ‘sen güçlü bir insansın’, ‘mevki sahibi birine bu hareketler, bu cümleler hiç yakışmıyor’). Akabinde, kişi destek almayı dile getirdiğinde ise ‘biri görürse, ne açıklama yapacağım’, ‘bu kadar basit bir sorun ile başa çıkamayacak kadar güçsüz müsün’, ‘bak karşı komşumuzun oğlu da böyle bir buhrana kapılmıştı ama kendi kendine çözdü’ gibi engellerle karşı karşıya gelebiliyor.

Kaygı tek başına kişinin omuzlarında adeta bir yükken, bir de buna akrabalar, çekirdek aile ve/veya yakinen iletişimde olduğu insanların ‘el âlem’ baskısı eklenince süreç adeta yokuş yukarı çıkar gibi olabiliyor. Keza, yaşadığımız toplumun, kültürün, coğrafyanın psikolojik rahatsızlıklara bakış açısı, görünmez eller tarafından üzerimize biçilen roller, adımızın önünde yer alan sıfatlar, unvanlar ve onların getirdiği sorumluluklar bizi kaygının farklı dallarına sürükleyip tanıştıracağı gibi, terapi sürecimizin önüne de engeller çıkartıp kabuk bağlaması zor yaralar açabiliyor.

 
Etiketler: “, EL, , ALEM”,, , BASKISI, ,
Yorumlar
Yazarlar
Ulusal Gazeteler
Alıntı Yazarlar
Sayfalar
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Haber Yazılımı