Yazı Detayı
24 Mart 2020 - Salı 09:58
 
“Nerde be o Akıncı? Hilton be burası… Hilton…”
Hasan KAHVECİOĞLU
hasankahvecioglu@yahoo.com
 
 

Bu günler elbette geçecek…

Bundan hiç kuşku duymuyorum…

Yaşar Ersoy Ustamız, “Yangın Yerinde Kabare” oyununu bir gün yeniden sahneleyecek…

Ama bu kez adını değiştirmek zorunda kalacak…

Belki de “Corona Yerinde Kabare” koyacak oyunun adını…

Şimdiden, o müthiş sahneyi hayal ediyorum…

“Corona” mücadelesi veren küçücük bir toplumda, bir “ahbap”ın özel öğrenci yurdunun yemekhanesi…

Adına “Başbakan” denilen bir siyasetçi, sağdan soldan alel acele iki tane direkli bayrak buluyor ve onlardan bir “makam” oluşturuyor…

Yurdun sahibini de yanına alıyor ve “kabare” oyunu başlıyor…

Ellerini iki yanına açarak, “Hilton be burası… Hilton” diye avazının çıktığı kadar bağırıyor…

“Başbakan” kızgın ve öfkeli… Ağzından çıkanı kulağı duymuyor…

“Nerdedir be bu Akıncı, gelsin görsün” diye sesini yükseltiyor…

Yanında “yağcılar” da var…

“Evet efendim, haklısınız efendim” diyerek “Başbakan” denilen kişiye gaz veriyorlar…

O da pervasızca, birilerine “bunu yarın manşet yap” diye direktif veriyor…

“Başbakan” denilen kişinin “reklam yıldızı” yeteneği aniden fark ediliyor ve yurt sahibi ile birlikte “buz gaymak” gibi olan tuvaletleri gezmeye başlıyorlar…

Kim bilir, belki de Yaşar Usta; bu kabare oyununu sahneye koyduğunda, o ülkedeki “uyuyan” ve uyanınca da ortalığı birbirine katan “Başbakan” adlı kişiye bu oyunda rol vermeyi bile deneyebilir…

Bizler de kahkahalarla gülerken, avuçlarımızı patlatıncaya kadar alkışlarız…

Aslında bu “gergin” günlerde, Başbakan Tatar’ın İngiltere’den uçakla getirilen öğrenciler için  “karantina” olarak belirlenen özel bir öğrenci yurduna gitmesi, “reklam” yapması, kameralar karşısında kendi ortağını, muhalefet liderini, yüzlerce aileyi ve Cumhurbaşkanı’nı, hepsini birden “sulu” bir üslupla adeta topa tutması bir “panik” halidir…

Adeta “suçüstü yakalanmış” bir psikozla sergilediği saldırgan ve dikkatsiz üslup; ciddiye alınmasa da, gülüp geçilse de bu “olay”da özellikle aklı başında UBP’lilerin bile tepki göstermesi gereken birçok husus vardır.

En önemlisi; bu sinirle, bu öfkeli duygularla “Kriz yönetimi”nde çuvallayacağımız ve Tanrı korusun, daha kötü günlerde ipleri böylesi bir Başbakan’ın eline vermenin “riskli” olacağını görmemiz gerekiyor.

Başbakan’ın kendisinin yurtdışındaki öğrencilerin buraya gelmesini istemediği ve onlara “kalın olduğunuz yerde” diye çağrı yaptığını unutmayalım. Buna karşın öğrenciler ciddi bir “insiyatif” ile yurtlarına gelmek için organize oldular ve Hükümet’e de maddi anlamda “yük” olmadılar. Aileler ise, ceplerinden fahiş fiyatlarla bilet keserek bu “ticari” uçuşun gerçekleşmesini sağladılar. 

Bu öğrenciler ve aileleri Dikmen tepelerinde “Hilton” vardı da, burada kalmayı istemediler gibi bir suçlamayı hiç hak etmediler.

Saatler süren yorucu bir yolculuktan sonra, aç susuz geldikleri kendi ülkelerinde götürüldükleri yurdun “hijyen” koşullarının olmadığını görünce haklı olarak tepki gösterdiler.

Eğer, Ersin Tatar telefonunu kapatmayıp, Cumhurbaşkanı kendisini saat 05.00’te aradığında olaya müdahale edebilseydi, elbette sorunu kendisi çözecekti. Belki de yurdu dezenfekte ettirir ve çocukları birkaç saat orada beklettikten sonra yerleştirirdi.

Ama uyuyordu ve kalkmamıştı… Cumhurbaşkanı’nın çağrısına da yanıt vermemişti…

Peki kriz içinde bir ülkede bir Başbakan’ın “iletişime kapalı” olması, Cumhurbaşkanı’nın çağrısına yanıt vermemesi ve Cumhurbaşkanı’nın olay yerine bizzat gitmek zorunda kalması Tatar’ın özür dilemesini gerektiren bir yanlış “davranış” ve “eksiklik” değil mi?

Olağanüstü koşullar içindeyiz. Tanrı aşkına… Bir savaş hali olsa, Cumhurbaşkanı, Başbakan’a ulaşamayacak mı? “Kriz masası” başkanı olarak Başbakan Tatar’ın, Cumhurbaşkanı ile “iletişimi”nin, çok özel bir biçimde, gerekirse özel bir kırmızı hatla sağlanması gerekmiyor mu?

“Kriz yönetimi” böyle mi olur? Kapat telefonu yat…

Hükümet ortağı Özersay’ın olay yerine gitmesi ve hemen olaya el koyması takdire şayandır. Ancak o da, oraya gittiğinde zaten Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olayı çözmüş ve bu da Cumhurbaşkanı tarafından öğrencilere açıklanmıştı. Hatta “torpil” iddiaları üzerine gidilecek yere ilişkin aralarında kura çekmelerini de önermişti. Özersay bu “karar”ları silip süpürdü ve kendi istediği bir başka yere öğrencileri gönderdi.

Cumhurbaşkanı, tabii iki hükümet ortağının bu beceriksizliğini, “biri yapar, biri bozar” durumunu istismar etmedi. Orada sessiz kaldı. 

Ancak bu özel yurdu, Sağlık Bakanlığı’nın tespit etmediği, oraya önceden gidip teslim alınmadığı, karantina şartlarının kontrol edilmediği ortaya çıktı. Bu yurt ile Maliye Bakanı’nın “anlaştığı” belirlendi. 

Demek ki; bizim Başbakan “yetki”ler konusunda hükümetine hâkim değil. Sağlık Bakanlığı’nın işini başkaları yapıyor. Herkes her işe karışıyor. Üstüne üstlük, bu özel kuruluşun “parti bağları” nedeni ile tercih edildiği, korunduğu iddiaları da ayyuka çıkmış bulunuyor.

İşte bu noktada Başbakan’ın hem “partizanlık” hem de hayati bir konuda “parti siyaseti” yaptığı ortaya çıkıyor.

Başbakan’ın bir özel yurdu bu kadar överken, yüzlerce aileye “yalancı” muamelesi yapması, ülkesinin Cumhurbaşkanı ile adeta hakaret tonunda dalga geçmeye çalışması bu özel olağanüstü dönemde “tolere” edilebilecek davranışlar değildir.

Dua edelim ki ağırbaşlı, affedici, sabırlı bir Cumhurbaşkanımız var…

Son söz: UBP’li bazı “yandaş”ların olaya “toplumsal fayda” bağlamında bakmasını ve Tatar’ı çok hoşuna gitse de futbol holiganları gibi gofgoflamamasını dilerim.

Aklı başında UBP’lilerin Başbakan’ın bu tutumunu onaylamadıklarından eminim.  

 
Etiketler: “Nerde, be, o, Akıncı?, Hilton, be, burası…, Hilton…”,
Yorumlar
Diğer Yazılar
Ölen ölsün, kalan sağlar bizimdir…
Hükümet hukuk dışında “kriz” yönetiyor…
Yerel siyasetçi; jurnalciliği bırak, DAÜ’den elini çek…
Maraş “show”unun figüranları…
Rum Enosisi’ni gömdük, Türk enosisi mi hortladı?
“Karen Fogg çocuğu” “O. çocuğu…”
Bu iş giderek “dilencilik” kıvamına ulaşıyor…
“Vur ensesine, al ağzından lokmayı…”
21 Aralık 1963… Göç ve göçmenlik…
Sıtma ve talasemi onurumuz… “Has bin Allah ve nimel vekil”
Bu beş ay çok çetin geçecek…
Lefkara nakışı: İğne ile kuyu kazanlar
Rauf Bey’e mektup yazdım…
“Aldırma gönül aldırma…”
“Paradigma”nız batsın…
Biz bu “Cumhuriyet”i çok sevmiştik…
Kedi kuyruğuna, maşrappa olanlar....
Vay Saffet Paşa… Vay Karatheodori Paşa vay… (2)
Vay Saffet Paşa… Vay Karatheodori Paşa…
Karpaz’da bir kahve toplantısı…
Bizdik… Kendimiz… Kimliğimiz… Bravo… Bravo… Bravo…
Maraş’ın “Kayyum”u…
750 milyonu, 750 takla atarak alacaksa…
Guterres, işin özünü anladı galiba…
“Bulaştırma Bakanlığı” idi “Yamalama Bakanlığı” oldu…
Bu kadarı da çok fazla…
UBP-DP’nin mobil hırsızlığı…
“Kıbrıs İslam Özerk Cemahiriyesi”
Laurel ile Hardy ve üç kafanın karışıklığı…
Bulaştırma Bakanı’nın “aile bağları”
“Cedit yeni” fikirler ve Ankaracı hayaller…
Doğuş Derya’dan ayrılıkçı hayalperestlere harika bir ders…
Hameset, farfara ve “çifte çavuşlar”
“Oliki Kipros” ve Prof. Kızılyürek
İcazet, mazeret, müzevirlik ve vızzzzz…
15 aydır “falaka” sürüyor…
Akıncı’nın yeşil yeşil günahları…
Bir buket çiçek al, Polis Müdürü’ne git… Yok yaa…
Çirkin bir fotomontaj ve Şener Levent
Kıb-Tek’i atın çamaşır makinesine
Hüzün ana ve çocukları…
Yasaklı kitap… Kelepçe… Zafer işareti…
“İki devletli” olmak güzeldir…
Rauf Bey’in ruhunu sızlatanlar…
Söz verdi, oyları aldı, şimdi de cırladı…
Ağza her geleni, her yerde söylemek sendikacılık mı?
Zeki Çeler ezber bozuyor…
Yağdır Mevlâm akıl…
“Tek adamlık rejimi” da bir seçenektir…
“Kamu” maliyesini ayakta tutan “özel”in emekçileri…
Kurtulmak yok tek başına (2)
Benim vicdanım tam tersini söylüyor: Kurtulmak yok tek başına…
2019’dan istemediklerim…
Gözü “toplum”a değil de “kitle”ye odaklı solculuk…
Büyükelçi Asaf İnhan’dan yediğimiz fırça…
Tespitler doğru… O halde şimdi haydi icraata…
Ne Anastasiades; ne Çavuşoğlu…
15 Kasım Felaketi…
Bulaştırma Bakanı yasaklara ve cezalara aklını taktı
22. Bölük Efsanesi...
Arıklı “Çavuşoğlu-Özersay” muhabbetini çok kıskandı…
Akıncı’yı “dışlamak” Kıbrıslı Türkleri dışlamaktır…
Okullar, kantinler, tuvalet kağıdı ve parasız eğitim
Hayvancıya “pozitif ayırımcılık” Doğru mu?
Ankara “tasarruf” ve “reform” isterse, “bu bize uyar” diyebilecek miyiz?
Altında kalanın boynu kopsun…
“Paket” bizim paket… Ankara’nın değil…
Haçanabir dökecen o betonu…
Paris Hilton bizi “tanıtır” mı?
10 Soruda “hal-i pürmellal”imiz…
Aslan ve de kaplan medyamız…
Yakın Doğu İlkokulu’nun Kitapları…
Yerel dünyamız çok yerel…
Kapısına derhal kilit vurulmalıydı…
Belediyeler: Popülizmin bataklıkları…
51 yıl önceydi: Lefkoşa’dan “Nazım” geçti…
Mardinli Veysi ile Şehmuz’un rekabeti…
Yolları kirleten belediyeler ve Bulaştırma Bakanlığı…
Yalaşık bulaşık belediyeler…
Çerçeveci Guterres’in önüne cillenen top…
Yakında boğazımıza sarılacaklar...
Vay Sayın Bakan vay...
Özgürgün’ün Yediyüz bin ton ağırlığındaki “saygı”sı…
“Müşavir” olamayan PR’cı gazeteciler…
Moral bozucu absürd maskaralıklar…
Dörtlünün kucağındaki “dörtlü mezar” Ne olacak? Ya madalyalar…
Çanakkale ile Afrin “kombine” olur mu?
22 kaçakçılık dosyasından, 48 yolsuzluk dosyasına…
“Dörtlü” gözünü “dört” açmalıdır…
Osmanlı Tokadı…
YDP ve Arıklı “marjinal”leşmek mi istiyor?
Özgürgün’ün “delitoy”luğu, Dörtlünün ağırbaşlılığı, Burcu’nun “yetti gayri”si…
Akıncı’nın “Şiddet” karşısındaki net tavrı…
Yazarlar
Ulusal Gazeteler
Alıntı Yazarlar
Sayfalar
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Haber Yazılımı