Dr. Semih OguzcanManşet

Balık demiş ki: ‘Su da nedir?’

Bildiğiniz şeylerin ne kadarının yanlış olduğunu hiç merak ettiniz mi? Hayatınız boyunca inandığınız ve her gün yaptığınız şeylerin bir yalan üzerine kurulu olduğunu öğrenmek ne büyük hayal kırıklığı olurdu… Bazılarımız, hatta çoğumuz, bu yalanların farkına varabilecek kadar şanslı değiller.

Şanslıyız ki bilim ve araştırmalar bize neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu gösterebilir. İşinizi kolaylaştırmak için, doğru olduğuna inandığım ve yalan olduğunu öğrendiğim şeyleri sizinle paylaşacağım. Peki neden bu kadar önemli doğrularla yaşamak? Gözü kapalı koşmamanızla aynı neden…

Çevreyle başlayalım… Her çevre sorununa burada değinmek imkansız, bu yüzden iklim değişikliği ve ormansızlaşmayı örnek olarak vereceğim.

İklim değişikliğini, taşın altında yaşamıyorsanız, duymuşsunuzdur. İklim değişikliğinin birinci en büyük nedeni fosil yakıt tüketimi; ikinci sırada ise, %15 civarındaki katkısıyla, hayvan endüstrisi geliyor. Hayvan endüstrisinin iklim değişikliğine olan katkısı, tüm ulaşım sektörünün katkısına eşdeğer. Üçüncü sırada ise yaklaşık %7’lik katkısı ile çimento üretimi geliyor. Peki ne kadar ciddi bu iklim değişikliği?

Uzmanlar, sıcak-soğuk dalgaları ve yağıştaki değişimler nedeniyle 2100 yılında dünya tarım üretiminin %60’a varan miktarlarda azalabileceğini öngörüyorlar. İklim değişikliği nedenli göçler, ‘böl ve yönet’ politikasıyla güdülen günümüz dünyasında pek hoş karşılanmayacaktır. Her zaman olduğu gibi, ezilenler günah keçisi olarak ilan edileceklerdir, hiç şüpheniz olmasın. Peki iklim değişikliğine sunulan çözüm önerisi ne? Yenilenebilir enerji. Peki, pratikte bu mümkün mü? Pek değil…

Şöyle açıklayayım: Güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, vb. teknolojilerin genel uygulaması nadir elementleri gerektirir. Bu elementlerin madenciğili çevre açısından büyük bir zarar ile gelir. Bazı bilimsel çalışmalar bu elementlerin yenilenebilir enerji sektörü için yeterli miktarda varolmadığı sonucuna varmıştır. Ayrıca, enerji depolama sistemlerinin gereksinimi yenilenebilir enerjiyi her zaman ikinci planda tutacaktır. Örneğin, bir elektrikli arabada 400 kilograma yakın akü bulunmaktadır. Pillerin çevre açısından ne kadar zararlı olduğu bir yana, Bolivya’da demokrasiye yapılan askeri darbenin bu pillerde kullanılmak üzere el konulan Lityum olduğunu biliyoruz. En azından Bolivyalılar durumun farkında, ama biz şirketler ve kukla politikacıları tarafından bölücülük ile kandırıldığımızın bile farkında değiliz.

İklim değişikliğini bile bile, petrol ve doğal gaz bulunduğunda zengin olacağız diye heyecana kapılıyoruz, hatta çirkinleşip ‘Bizim bu gaz, bizim bu petrol!’ diye tartışmaya giriyoruz. Kandırılmış ve beyni yıkanmış yurdum insanından bencilliğin, dar görüşlülüğün ve cahilliğin bir örneği daha. Şaşırdım mı? Yok. Ama yalanlar olmadan başka türlü nasıl kontrol altında tutacaklar bu geleceği olmayan ve sömürülen halkı? Millet, hayatlarını etkileyen kararların sadece birkaç zenginin hesap defterindeki numaralardan ibaret olduğunu anlasa, bunu değiştirmeye çalışmayacak mı?

Ormansızlaşma; bir başka büyük çevre sorunu. Amazon ormanındaki yangınları belki duymuşsunuzdur. Peki bu yangınlarda sizin de parmağınız olabileceği gerçeği hiç aklınızdan geçti mi? Dünya öyle küçüldü ki ne yapsanız dünyanın dört bir yanında etkileriniz yankılanır. Amazon ormanının kesilip yakılmasının başlıca nedeni açılan arazide hayvan yemi olarak soya fasulyesi yetiştirilmesidir. Amazon ormanının katledilen miktarının %80’i hayvan yetiştiriciliği için katlediliyor.

Güney Kıbrıs’ta 1980-2000 yılları arasında yıllık soya ithalatı 4 kat artış göstererek 110,000 tona ulaşmıştı; bugünkü rakam eminim daha yüksektir. Kuzey’in de aynı politika izlediği şu anki ‘çiftlik’ hayvanı sayılarına bakarsak anlaşılabilir. Şimdi diyebilirsiniz ki biz soya fasülyesi küspesini Türkiye’den ithal ediyoruz, bizi Avrupa bağlamaz…

Rakamlara bir bakalım… 2017 yılında KKTC, Türkiye’den 2,250 ton soya fasülyesi küspesi ithal etmiştir. KKTC’de yaklaşık 287,000 küçükbaş, 63,000 büyükbaş hayvan, 1,285,000 et tavuğu ve 509,000 yumurta tavuğu bulunmaktadır. Bu hayvanların çoğu gözden uzakta, kapalı kapılar ardında tutuluyor. Bu soya küspesini sadece büyükbaşlara yedirecek olsak, sığır başına günde 100 gram soya küspesi düşer, ki bu dişlerinin kovuğuna bile yetmez. Soya küspesi, protein açısından zengin olup, tavuklar dahil çiftlik hayvanlarının çabuk büyüyüp daha çok kar getirmesi için gereklidir.

Avrupa ise, 2018 rakamlarına göre, yılda 18 milyon ton soya küspesi ithal ediyor. Avrupa’dan KKTC tarafından ithal edilen bu soyanın kökeni neresi dersiniz? Yaklaşık 8 milyon tonu Brezilya kökenli, yani Amazon ormanı. Endonezya’daki ormanlar ise neredeyse her abur cuburda kullanılan palmiye yağı nedeniyle yok ediliyor… Sanki doğa bize bir şey anlatmak istiyor…

Peki nedir çözüm? Ne yapmalıyız? Yapabileceğiniz en basit ve etkili şey hayvan ürünlerini tüketmeyi bırakmak; bunun faydasını kesin olarak biliyoruz. KKTC’deki yerel tüketilebilir bitki üretimi, ithalat gerekmeden, 200,000 kişilik bir popülasyonu besleyebilir. Hayvan ürünlerinin veriminin bitkilerden on kat daha düşük olduğunu da biliyoruz, yani hayvan üretimi kaynakların sorumsuz kullanılması demektir. En önemli nedenlerden olan etik nedenlerden bahsetmiyorum bile; her yıl küçükbaşların yarısı ve büyükbaşların üçte biri gereksiz yere çocuk yaşta katlediliyor.

KKTC’de yılda on milyonu aşkın et tavuğu katlediliyor. Peki iyi mi bu? 2016 yılında, dünyanın en büyük diyetisyenler birliği (100,000 doktor ve diyetisyen) olan Beslenme ve Diyetetik Akademisi, hayvan ürünlerinin insan ve çevre sağlığı açısından bitki bazlı diyetlere oranla daha kötü olduğunu açıkladı. Bitki bazlı beslenenlerde kalp hastalığı, ikinci tip diyabet, yüksek tansiyon, obezite ve belli kanser türlerinin görülme sıklığı çok daha düşüktür.

Dünyada en uzun yaşayan popülasyonlar (örneğin: Okinawan, 7. Day Adventists) vegandırlar. Ayrıca pandemilerin %75’i hayvan tüketimi kaynaklı, yani eğer gelecekte bir başka pandemi istemiyorsanız, hayvanları rahat bırakmamız şart; sıradaki pandeminin ölüm ve bulaşma oranlarının ne olacağını kim bilir… Eğer biz kendimizi kontrol edip durdurmazsak gün gelecek, ve doğa, bu kanser gibi yayılıp büyüyen yıkıcı sisteme bir son verip bizi kendimizden kurtaracaktır.

Yapabileceğiniz diğer şey ise minimalist ve yerel yaşamaktır. Maddecilik yerine hayata değer vermeyi öğrenmemiz ve bu prensiplerimizi hayata geçirmemiz gerekir. Girne dağlarının haline bakın, virüs kapmış gibi, delik deşik. Girne dağlarının durumu ve içinde olduğumuz pandemi bir rastlantı değildir. Karma denen şey gerçektir, ve bu devirde her adımda doğal dengeyi ve ahenk içinde yaşamayı aklımızda bulundurmamız gerekir.

Her geçen gün büyüyen sorunlar, aslında bizim doğal dengenin ahenginden kopmuş olmamızın bir sonucudur. Parasal sistemi ele alalım; parasal sistem, insanlar arasındaki kopmuş bağların yerine getirilen yarım yamalak bir ‘çözümdür’, ve birçok daha ciddi sorunu beraberinde getirmiştir. Yerel kabileler, parasal sistem veya ticaret olmadan binlerce yıl boyunca sürdürülebilir bir hayat yaşamışlardır. Bugünün korku ve rekabet bazlı kültürünü sorgulamak, ahenk ve sevgiyi hayatımızın odak noktası yapmak her insanın görevi olmalıdır. Ayrıca, dünya çapında tek çocuk politikası izlenmelidir. Neyimiz doğal ki nüfus sayımız da doğal olsun… Bu önemli mesajları yakınlarınızla paylaşmak da uyanışın bir parçasıdır.

İnandırıldığımız yalanlar şunlardır: Kalsiyum için süt içmem gerek; protein için et yemem gerek; hayvan ürünleri sağlıklıdır; atalarımız et bazlı beslenmiştir; demokratik bir ülkeyiz; şirketler bizim için varlar; ekonomik büyüme iyidir; yatırım ve iş sahası açma iyi bir şeydir; her ne olursa olsun çalışmak iyidir; kitlesel eğitim ve kitlesel medya tarafsızdır; parasal sistem adil ve sürdürülebilirdir; hayvanlar ikinci sınıftır; mal ve mülk zenginliktir; çalışan kazanır; tarih kitapları gerçekleri yazar; insanlar arasında rekabet gereklidir; insanlar bencildir; teknoloji iyi bir şeydir ve sorunlarımızı çözer. Farkına varalım ki teknolojik veya modern çözüm diye bir şey yoktur, doğal yaşamaya olabildiğince geri dönmemiz ve bu geri dönüşü planlı bir şekilde yapmamız şarttır. Bu mesajı ne kadar ciddiye alacağınız size kalmış.

Yalanların içinde yüzüyoruz da haberimiz yok, öyle eminiz ki bize alıştırılandan… Ne yazık ki, büyük resmi görmeye vakti olmayan halkımız kandırılıyor ve nedense tüm yalanlar ve düşmanlıklar birilerinin cebine hizmet ediyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu