Alper ElicinManşet

Bir Garip İsveç Seyahati

Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde ilk yılım sona ermişti. Üniversitenin bilgiişlem merkezinde yapılan staj da Temmuz sonunda bitmişti. Hem keyifli, hem de çok eğitici bir dönemdi. Hocamıza asistanlık yapan Erhan Topaç’ın katkılarıyla artık iyi programcı olmuştuk.

Stajın bitişinin ertesi günü tatil için bir Avrupa seyahatine çıktım. Bu kez İsveç ve Norveç’e gidecektim. Dönüşte de, Danimarka’nın Odense kentinde meşhur Maersk firmasının tersanesinde gemi inşa mühendisi olarak çalışan amcamı ziyaret edecektim.

Amcam çalışmak için ilk kez Avrupa’da İsveç’e gitmiş ve Malmö’de Kockums tezgahlarında çalışmış. İlk yıllarda Malmö’de pek çok sıkıntılara katlanmış, daha sonra Danimarka’ya geçmişti. Kötü anıları nedeniyle bir daha İsveç’e hiç ayak basmamıştı. Adeta nefret ederdi. O nedenle kendisine daha önce yaptığım ziyaretlerde, ben de merak ettiğim halde İsveç’e gidememiştim. Aslında Danimarka’daki Shakespeare’in Hamlet adlı eserinde geçen şatonun bulunduğu Helsingör şehrinden İsveç’e geçmek çok kolaydı, çünkü Helsingör ile İsveç’in Helsinborg şehri arası Kabataş’la Üsküdar arası kadar bir mesafeydi. Amcamla Helsingör’den İsveç’e bir iki kez uzaktan bakmış ama, feribota binip Helsinborg’a bile geçememiştim.

Türkiye’nin durumu, ailemin imkanları nedeniyle, yurtdışı seyahatlerimin bir bölümünü mutlaka bir çalışma kampında geçirmeyi adet haline getirmiştim. Bu kamplarda boğaz tokluğuna çalışır ama pek çok ülkeden arkadaş edinir, düşünce yapımı geliştirme olanağı bulurdum.

Amcamın İsveç’ten nefret etmesinin en önemli nedeni, sağlık nedeniyle başından geçenler. İşe başlamadan evvel yapılan sağlık kontrollerinde akciğerinde leke saptanmış. İncelemeler sonucu ileri derecede verem olduğuna karar verilmiş ve bir hastaneye yatırılmış. Bazı tedaviler görmüş ve ciğerlerde bir düzelme görülmemiş. Bu kez akciğer kanseri olabileceği sonucuna varılmış. Kendisine en fazla üç ay ömrünün kaldığı söylenmiş. Amcamın ise hissettiği hiçbir sağlık sorunu yokmuş. Altı ay geçip  turp gibi yaşamına devam edince, amcamla tekrar detaylı konuşulmuş, değerlendirilmiş ve lekelerin veremden değil, lise ve üniversite yıllarında geçirdiği iki zatürre ve bir zatülcempten kaynaklandığı anlaşılmış. İsveç’te verem yıllar önce ortadan kalmış olduğundan, amcam da Türkiye’den geldiğinden, önyargıyla, hiç verem vakası görmemiş doktorlar böyle bir yanılgıya düşmüşler.

Benim seyahate geri dönecek olursak, bu seyahate mahalle arkadaşım Bahadır ve Robert Kolej’den sınıf arkadaşı İsmail ile birlikte çıktık. Organizasyonu ben yaptım. Onlar Danimarka’da iki ayrı kampa, ben ise İsveç’te, Stockholm’ün 30 dakika kadar güneyindeki Södertelje Södra kasabasına gidecektim. Bahadır ve İsmail ilk kez yurtdışına çıkıyorlardı. Birlikte, artık Kopenhag’a da uçmaya başlamış olan THY ile yola çıkacaktık. Kopenhag’da herkes kendi yoluna gidecekti.

Kopenhag’a vardığımızda sırt çantalarımızla Kastrup Havalimanı’ndan çıktık. Benim öncülüğümde SAS’ın havalimanından şehre giden otobüsüne bindik. O zaman Kastrup’a tren ve metro yoktu. Şehirde merkez istasyonun karşısında indik ve istasyona girdik. Ben biletleri aldım. Eylül’de İstanbul’da buluşmak üzere vedalaştık. Ben de Stockholm trenine bindim.

Tren önce Helsingör’e geldi. Oradan feribotla Helsinborg’a geçtik. Pasaport ve gümrükten geçtikten sonra tren yeni lokomotifiyle yola devam etti. O zamanlar İsveç’te Helsinborg- Stockholm arası sekiz-dokuz saat sürüyordu. Oldukça kalabalık bir trenle akşamüstü Stockholm’e vardık. Vakit geçti ve aktarma yapıp yola devam etmem mümkün değildi. Ancak her şey bende planlıdır ve o gece için bir planım vardı. İstanbul’da yaşayan teyzem Duru Turizm’in bir otobüsüyle yola çıktığı Avrupa turunda, Leningrad ve Helsinki’den sonra o gece Stockholm’e gelecekti. Duru Turizm’in sahibi bir öğretmen emeklisiydi ve öğretmenlerden oluşan gruplarla her yaz böyle bir tur yapardı ve teyzem de sık sık bu turlara katılırdı. Biz de o gece, önceden planladığımız üzere, hiçbir iletişim olanağı olmadığı halde, tıpkı uzayda buluşma gibi teyzemle Stockholm’de buluştuk. Otellerine gidip yemekte onları buldum. Teyzem benim de yakinen tanıdığım tarih öğretmeni Hümeyra Hanım’la aynı odayı paylaşıyordu. O gece uyku tulumumu yere yayarak kaçak olarak onların odasında kaldım.

Ertesi sabah teyzemlerle vedalaşarak Södertelye-Södra trenine bindim. İstasyondan gideceğim  kampa telefon ettim ve bir Volkswagen minibüsle gelip beni aldılar.

Kamp yeri, büyükçe bir arazisi olan eski bir çiftlik eviydi. Bir fiyordun içerisinde, deniz kenarındaydı. Çiftlikte, hem tarım, hem de hayvancılık yapılıyordu. Benim işim bu çiftlikte yapılan işlere destek vermek olacaktı. Patates, pancar gibi kök bitkiler yetiştiriliyor, büyükbaş hayvanların sütünden yararlanılıyordu.

Gittiğim yer ilk günden bana biraz garip geldi. Daha önce gittiğim kamplara pek benzemiyordu. Yirmi kadar sürekli orada yaşayan insan vardı. Geri kalanlar benim gibi farklı ülkelerden gelmişti. Biri de Hintliydi.

Akşam yemek yerken duvarlardaki resimler dikkatimi çekti. Renkli helezonlar yapılmıştı. 20-30 civarında olan resimlerin hepsi resmin ortasında bir noktaya doğru dönerek ulaşan renkli çizgilerdi. Bu spirallerin ne olduğunu orada yaşayan bir kıza sorduğumda, bunların uzaydaki cisimlerin dünyadan görünümü olduğunu ve çiftlikte yaşayanlar tarafından yapıldığını söyledi.

Gece yorgun bir şekilde yattım. Odamı kiminle veya kimlerle paylaştığımı hatırlamıyorum. Ertesi gün beyin cerrahı olan Macar bir karı koca ile tanıştım. Nispeten kafa dengiydiler. Doğu Bloku’ndan bir ülkeden gelmeleri de ilgimi çekmişti. Anlaşılan o zamanlar, sosyal demokrat İsveç’e Doğu Bloku’ndan seyahat etmeye izin veriliyordu. Hiç olmazsa Macaristan’dan.

O gün tanıştığım yine kafa dengi olan biri de, Kristina isimli bir Finli kızdı. Hayatımda ilk tanıdığım Finli de o oldu. Ayrıca bir Alman hemşire de bu ufak gruba katıldı.

İlk günün önemli olayı, ben büyükbaş hayvanlarla ilgilenirken, bir ineğin doğurmaya başlamasıydı. Hemen birisi uzun eldivenler giyip buzağıyı dışarı çekmeye başladı. Benden de yardım istedi. Tam o sırada arkası dışarı çıkmış olan buzağı üzerime kaka yapmaya başladı. Doğal olarak canım sıkıldı ve üzerimden dışkısını temizlemeye çalıştım ama çalışanlardan biri hemen müdahale etti. Dikkatlice dışkı parçalarını üzerimden alıp bir kovaya koydu. Bana da yeni doğan hayvanın dışkısının gübre olarak çok değerli olduğunu söyledi. Ben t-shirt derdinde, kadın dışkı derdinde…

İkinci gün çiftliği gezdik. Herkes çok güler yüzlüydü. Hatta biraz yapay kaçıyordu. Akşam kamp ateşi yakıldı. Ateş ortada bir çukurda yakıldı ve biz de ateşin etrafındaki sırtta daire şeklinde oturduk. Herkes teker teker kendini tanıtmaya başladı. Sıra bana gelince İstanbul’dan geldiğimi ve Türk olduğumu söyledim. O anda hafif tombik bir Danimarkalı kız sırt üstü oturduğu yerden geriye doğru düştü. Bir kaç kişinin yardımıyla yeniden yerine oturdu. Meğer Türk olduğumu duyunca korkudan düşmüş. Annesi küçüklüğünde uyumada zorlandığı zamanlar kendisine, “bak uyumazsan hançerleriyle Türkler gelir” dermiş. Hem hikayeyi anlattı hem de çok utandı. O da hayatında ilk defa bir Türk görüyormuş.

O gece, çiftliğin Rudolf Steiner1 isimli bir filozofun görüşlerini benimseyen kişiler tarafından kurulmuş olduğunu anlattılar. Hafiften beyin yıkama seansları başlamıştı.

Rudolf Steiner 1863-1925 arasında yaşamış Avusturyalı bir filozof. Antropozofi adını verdiği mistik bir akım geliştirmiş. Anlatımlardan adamın yarı kaçık olduğunu düşünmeye başladık. Rudolf Steiner’in ruhlar vs gördüğü anlatıldı.

Antropozofinin tarım ve hayvancılık konusunda da bir yaklaşımı vardı. Biodinamik ziraat denilen bu anlayışa göre, çiftlik kendi başına yaşayabilen bir organizmaydı. İlaç, yapay gübre ve pestisiti reddeden bu yaklaşımda çiftlik her şeyiyle kendine yetebilmeliydi. Bir anlamda doğal ve sürdürülebilir tarım fikrinin öncülüğünü yapan bir anlayıştı. Ancak, bundan sonra iş karışıyordu. Çiftlik organizmasının başarılı olması için, yıldızların ve gezegenlerin mistik enerjisinden yararlanmak da gerekiyordu. Yemek odasının duvarlarındaki resimlerin sırrı çözülmüştü.

Zaten bizim Hintli de bu konudan haberdar olarak, taa Hindistan’dan kalkıp buraya gelmiş.  Daha sonraki akşamlarda, o da Hinduizm ile Rudolf Steiner’in antropozofisi arasında bir sentez yapmaya başlayınca iş çığırından çıktı. Ben ve Macarlar, milleti çaktırmadan tiye almaya başladık.

Bir gece yarısı odamın kapısı vurularak uyandırıldığımı hatırlıyorum. Saat 02:00-03:00 civarıydı. “Kalkın giyinin, patates tarlasına hasada gidiyoruz” dediler. “Niye” diye sorduğumda, gökyüzündeki yıldızların ve gezegenlerin dizilişinin patates hasadı için ideal zaman olduğunu gösterdiği yanıtını almıştım. Sabaha kadar patates hasadı yapıldı.

Zamanla kampta sürekli yaşayanlar hakkında da bilgi edinmeye başladık. Kadınların tamamı ya genelevden gelmiş, ya ırza geçilme sonucu psikiyatrik tedaviden sonra, ya da uyuşturucu tedavisinden sonra komüne katılmıştı. Erkeklerin ise ana sorunu yine uyuşturucu veya hapiste geçirilen zamandı. Burada kendilerine mutlu yaşayacakları bir ortam bulmuşlardı.

Ürün fazlasını satmak ve tuz, şeker gibi bazı gereksinimleri almak için seyrek de olsa Södertelye-Södra’ya gitmek gerekiyordu. Bu amaçla beni istasyondan aldıkları minibus kullanılıyordu. Bir gün minibüse binilirken sürgü kapıya Alman hemşirenin küçük parmağı kısıldı ve parmağı ele bağlayan kaslardan biri koptu. Derhal hastaneye gidilmesi gerekiyordu. İsveçli doktorlar ikinci dil olarak genellikle İngilizce bildiklerinden, Alman hemşire de İngilizce bilmediğinden, grupta hem Almanca, hem de İngilizce bilen tek kişi olarak benim de hastaneye gitmem gerekti.

Minibüsle yola çıktı. Hemşire ne yapılacağını detaylı bir şekilde biliyordu ama kendisine yapılacak olması nedeniyle çok korku içerisindeydi. Kendi canı çok kıymetliydi.

Yolda İsveç’le ilgili ilginç bir izlenimim oldu. Her şeyin planlı, hesaplı kitaplı yapıldığı ülkede Södertelye-Södra Hastanesi bir kanalın yanına yapılmıştı. Tam biz kanlar içerisinde ve sarkan parmakla hastaneye gitmeye çalışırken kanalın üstündeki köprü havaya kalktı ve biz bir sahil muhafaza botunun geçmesini bekledik. Neyse ki kalp krizi filan vakası değildi.

Hastanede doktor tahmin edildiği gibi İngilizce biliyordu. Benim tercümemle formlar dolduruldu, parmak dışında kalan alan yeşil bir örtüyle örtüldü ve doktor dikişi attı. Tam biz çıkacakken kapıdan bir hemşire girdi. Bir Türk çocuk, annesi ve babası tarafından hastaneye getirilmişti. Artık nasıl olduysa 7-8 yaşlarındaki bu çocuk bisikletiyle evin damından düşmüştü. Bu sefer Türkçe İngilizce tercüme işi yine bana düştü. Beyin cerrahları ameliyata girene kadar ben aile fertleri, çocuk, hemşireler ve doktor arasında tercümanlık yaptım. Sonra çiftliğe geri döndük ve ben de Södertelje Södra hastanesinde işe girme fırsatını tepmiş oldum.

Çiftlikten iyi ilişkilerle ayrıldım. Dönüşte, bir başka yurtdışı çalışma kampında tanıştığım Lisann’ı ziyaret etmek için, Norveç’e, geçecek, bu sayede Norveç hakkında da fikir sahibi olacaktım. Otel parasından tasarruf etmek için Stockholm-Oslo biletini gece trenine almıştım. Akşamüstü yola çıkarken çiftlikte yaşayanlar beni uğurladılar. Yanıma da tok tuttuğunu çok iyi bildikleri kırmızı çiğ pancarlardan verdiler. Bu şekilde masraf etmezsin dediler.

Saat 19:00 civarında Stockhol’ün merkez istasyonu T-Centralen’e vardım. Oslo treni gece 22:00’de kalkacağından, sırt çantamı bir dolaba kilitleyip kentin ana caddesi Kungsgatan’da bir yürüyüşe çıktım. Geri dönüp istasyonda bir banka oturdum ve okumaya başladım. O arada yanıma kısa siyah saçlı, ince bıyıklı ufak tefek bir adam geldi ve bir şeyler söyledi. Ben de İngilizce veya Almanca konuşmasını rica ettim. Adam bana İngilizce “seni İspanyol zannetmiştim, nerelisin” dedi ve yanıma oturdu. Kendisi de İspanyolmuş ve Balear adalarından geliyormuş. “Adalar, zamanında Türk korsanlar tarafından sürekli saldırıya uğrarmış ve kadınların ırzına geçilirmiş, o nedenle bizde epey Türk kanı vardır” diye anlatmaya başladı. Sonra bana hiç kız arkadaşım olup olmadığını sordu. Ben de evet dedim. Bu sefer “erkek arkadaşın oldu mu” diye sordu. Ben de hayır dedim. Kendisi heykeltraşmış. Bana “gidip bir yerde bira içelim, trenine daha çok vakit var. Hatta evim yakında benim eve gidelim” dedi.

Adamın uzun ısrarlarına rağmen benden umduğunu bulamayınca kalkıp gitti. Ben de dolaptan sırt çantamı alıp perona geçtim. Yataklısı da olan gece treni perona erken gelmişti. Koltuğuma oturdum ve 3-4 tane pancar yedim. Hakikaten tok tuttu.

On saatlik bir yolculuktan sonra Oslo garına sabah 8:00’de girdik. Bir tramvaya binerek, kentin arkasında ki yamaca yapılmış, olimpik standartta bir kayak atlama rampasının olduğu, son durağa kadar gittim. Bir gece kalacağım hostel oradaydı. Eşyalarımı yine bir dolaba kilitleyip tekrar Oslo Fiyordu’nun hemen yanında olan istasyona geri döndüm ve fiyort boyunca yürümeye başladım. Sahilde bir iki müzeyi gezip en uçtaki denizcilik müzesine vardım. Başta Amudsen’in kutup seyahatlerinde kullandığı gemi ve Thor Hayderdahl’in Kon-Tiki isimli salı olmak üzere pek çok ilginç şey görüp, bu kez otobüs ve tramvayla hostele geri döndüm. Odama yerleştim.

Akşam, o an tanıştığım 3-4 kişiyle, hostelin önündeki yamaçtan güneşin batışını izledik. Sonra yatmak için hazırlanmaya başladım. Bütün gün yürüdüğümden çok yorgundum. Yatmadan önce tuvalete gittiğimde idrarımın kıpkırmızı olduğunu fark ettim. Çocukluğumda sarılık olduğumda idrarımın kızardığı aklıma geldi. Birkaç gün sonra da tuvaletim beyaza dönmüştü. Çok kötü panikledim. Oslo’da, Avrupa’nın öbür ucund,a tek başınayken sarılık geçirmek maddi ve manevi açıdan çok zor olacaktı.

Ertesi gün trenle Fredrikstad’a Lisann’ların evine geçtim. İdrar rengi düzelmişti ama benim endişem devam ediyordu. Lisann’larda bir gece kaldım. Lisann’la kentin kalesinde dolaştığımızı hatırlıyorum. Evleri çok güzeldi. Babası da kentin belediye başkanıydı.

İzleyen gün erkenden trenle Kopenhag üzerinden Odense’ye doğru yola çıktım. Bir an evvel amcamın evine ulaşmak ve sarılık oldumsa hastalığı onun evinde geçirmek istiyordum. Ancak, sarılıkta olan halsizlik olmadığı gibi, idrar rengi düzelmiş, tuvaletim de beyaza dönüşmemişti. Çok uzun yıllar sonra çiğ pancarın içinde bulunan pigmentlerin idrarı kırmızıya boyadığını ve hiçbir zararı olmadığını öğrendim. O zamandan beri ne zaman çiğ pancar yesem ve idrarım kızarsa aklıma Oslo’daki paniğim gelir.

Sonunda bir yılı aşkın zamandır görmediğim amcama kavuştum ve huzurlu bir hafta geçirip, düzgün yemekler yedikten sonra Eylül’ün ilk haftası Kopenhag’tan uçakla Türkiye’ye geri döndüm. Hem ilginç deneyimler edindiğim, hem Rudolf Steiner’in felsefesini benimsemediğim, ayrıca Stockholm’de İspanyol bir erkek arkadaş edinmediğim ve Avrupa’nın öbür ucunda sarılık olmadığım için çok mutluydum.

 

 

1 https://tr.wikipedia.org/wiki/Rudolf_Steiner

https://en.wikipedia.org/wiki/Rudolf_Steiner

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu