KıbrısManşetSerkan Hasturer

Doğru hedef, doğru sonucu doğurur

 

 

Fırsat buldukça film izlemeyi severim.  Herkesin sevdiği bir tarz olduğu gibi, benim de var. Daha fazla gerçek yaşamdan alınmış, biyografik belgesel nitelikli veya gerçekliğe yakınlığı olan filmleri tercih ediyorum. Gerçekleşmiş veya gerçekleşme olma ihtimalinin yüksekliği, benim tercih sıralamamda belirleyici.

Bugüne kadar süregelen hayatımda da koyduğum hedeflerimle ilgili hayaller, kendi gerçeklerimle paralel oldu. Zaman zaman, ufak sapmalar olsa, bu felsefenin, beni bugüne kadar getirdiği noktadan şikayetçi olduğumu söyleyemem.

Bireyden başlayarak, kurumsal kimliğe sahip yapılar için hedefin belirlemesi önemlidir.

Hedefin önemi kadar, hedefin gerçeklerinizle bağdaş olma oranı, kendi durduğunuz noktanın tanımını ne kadar doğru yaptığınızla paralel ilerler.

Yazılarımda farklı ülkelerden örnekler vermeye gayret ederim. Olumlu örnek verdiğim ülkelerin ortak noktası, yönetim vizyonunun ülke gerçekleriyle buluştuğu noktanın yarattığı değişimin, pozitif etkisini barındırmasıdır.

Örneğin; Katar’ı yazarken, bağımsızlığını kazandığı 1971-95 yılları arası ile değişen yönetim sonrası, 1995’ten günümüze olan idari anlayışın, ayni ülke kaynaklarının, farklı bir vizyon ve stratejik ortaklıkların yardımı ile ülkede yarattığı değişimi anlatmaya çalıştım. Katar’ın değişiminde en önemli noktaların başında, dünyadan kopuk siyasi anlayış yerine, dünya ile entegre, ayni dili konuşan güçlü bir siyaseti başarmış olmaları yatır.

 

Geçtiğimiz hafta, Başbakan Faiz Sucuoğlu TAK’a bir demeç verdi. Sucuoğlu verdiği demeçte:

“Yatırımcı düşmanı değil, Yatırımcı dostu bir ülke olmamız gerekir. Kıbrıs Türk halkı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hep tanınmamışlığın dezavantajlarını yaşadı. Artık tanınmamışlığın avantajlarını da yaşamanın zamanıdır. Beni Avrupa Birliği yasaları çok ilgilendirmez. Ben Avrupa Birliği üyesi değilim. Dolayısıyla ben kendi yasalarımı hazırlayıp kendi ülkeme avantajlar sağlayabilirim, onun peşindeyim. Singapur ve Tayvan gibi tanınmamasına rağmen çok ciddi geliri olan ve refah içerisinde olan ülkeler var.

İnşaat sektöründe kapıları açmakla yetinmeyip, adeta kırıp çıkarmalıyız, sektörün önünü açmamız gerekiyor. Yapacaklarımız hazır, işin içinde olan örgütlerle bunlara son şeklini verip erken seçimden sonraki kurulacak yeni hükümette zaman kaybetmeden başlangıcı yapmamız gerekir. Çünkü gerçekten ülkenin kaybedecek bir dakikası bile yok.”

Başbakan Sucuoğlu’nun demecini dikkatle okuyup anlamaya çalıştım. Demecinde katıldığım en önemli nokta, bu ülkenin kaybedecek bir dakikası bile olmadığıdır.

Kaybedecek bir dakikası olmayan bir ülkenin, bunca yıldır ayağı yere basan projelerden yoksun ve dünyadan izole halde yıllarını geçirmiş olması ise en büyük soru işaretidir.

Ben mi göremiyorum diye düşündüm, tanınmamış bir yerde yaşamanın ne avantajı var diye. Açıkçası bulamadım.  Bu statüde bir yeri, ancak suçlu olsam saklanacak, ya da saklayacak bir şeyim olsa, saklayacak bir yer olarak kullanırdım. Özellikle son dönemde, ülkemizin adının kara para ve uyuşturucu ile anılması ise, bizim için dezavantajdan başka bir durum değil mi?

Sn. Sucuoğlu, Tayvan ve Singapur’un tanınmamış ancak yüksek gelirli ülkeler olduğuna da vurgu yaptı. Singapur’un tanınmış bir ülke olduğu bir kenara, Tayvan ya da diğer ismi ile Tayvan Çin Cumhuriyeti’nin ise, 14 Birleşmiş Milletler üyesi, 1 de BM üyesi olmayan ülke tarafından tanınan, 1971’de Çin Halk Cumhuriyeti’nin BM Güvenlik konseyinin 2758 sayılı kararı ile tanınmasına kadar, BM’de Çin Cumhuriyeti olarak temsilde bulunmuş, aslında Çin Halk Cumhuriyeti’nden uzun zaman önce kopmuş ancak uluslararası statüsü tam belli olmayan yaklaşık 24 milyon nüfuslu bir ülke. Tayvan yönetimi ise doğrudan uçuş ve direk ticaret anlaşmaları yapabilmelerine rağmen, hala daha uluslararası tanınmışlığın peşinde koşuyor. ABD Dış İşleri Bakanı Antony Blinken, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada Tayvan’ın BM’de temsil edilmesi gerekliliği ile ilgili  destek açıklamasında bulundu. Tayvan’ın durumu ile ilgili özetle söylenebilecek olan ise Çin Halk Cumhuriyeti’nin özellikle  batı ve ABD ile olan gerilimli dönemini, doğru ilişkiler ile kendi menfaatlerine çevirme başarısını göstermiş olmalarıdır.

Singapur’a gelince ise, özellikle liman hizmetleri konusunda yaptıkları atılımın karşılığını alıyorlar. Dünya ticaretinin en önemli transit noktalarının başında gelen, genel ismi ile Singapur Limanı, 2015 yılından bu yana deniz limanlarının başkenti olarak anılırken, yıllık yaklaşık 40 milyon konteynerle, dünyanın en işlek 2. Limanı özelliğini taşıyor.

Gerek Tayvan, gerekse Singapur ile ilgili yazılabilecek çok şey olmasına rağmen, her ikisinin de statü farkına rağmen ortak noktası, doğru ilişkiler ile uluslararası arenada iş yapma becerilerini geliştirirken, ülke ekonomilerini de kalkındırdıklarıdır.

Başbakan Sucuoğlu’nun değindiği bir başka konu ise inşaat sektörü ile ilgiliydi. Devlet Planlama Örgütü’nün verilerini incelediğiniz zaman şaşırtıcı şekilde, yerel sabit yatırımların yaklaşık 40%  (yüzde kırk)’lık bir kesiminin konut sektöründe olduğunu görürsünüz. Sağlıklı bir ekonomik sistemde bu oran kabul edilebilir bir oran değildir. Konut ve inşaat sektörü hiçbir ekonomide lokomotif rolünde olmamalıdır. Bunun sakıncalarını ve kötü tecrübesini 2000’li yılların başı ile birlikte İspanya yaşamıştır. Yabancı yatırımcı ile yükselen fiyatlar, yerel halkın erişemeyeceği noktalara gelmesi ile konut alımı için alınan borçların mevcut gelirlerle ödenemez noktaya gelmesinin üzerinden henüz fazla bir zaman geçmemiştir. Unutulmaması gereken ise, bir piyasadaki arz ve talep dengesini, o piyasanın iç dinamiklerinin belirlemesi olması gerekendir. Eğer, piyasaya dıştan müdahale varsa, o piyasanın dengesi bozulmaya mahkumdur.

Son olarak Sn. Sucuoğlu beyanında; ‘Beni Avrupa Birliği yasaları çok ilgilendirmez. Ben Avrupa Birliği üyesi değilim. Dolayısıyla ben kendi yasalarımı hazırlayıp kendi ülkeme avantajlar sağlayabilirim, onun peşindeyim.’ dedi.

Peki o zaman hedefimiz hangi yöne doğru?

Bir çoğumuzun AB pasaportu taşıyor ama Sn. Sucuoğlu’na katılıyorum, AB üyesi değiliz, Avrupa standardında yaşamıyoruz, Avrupalı gibi de yaşamıyoruz. Buna rağmen AB koordinasyon merkezi uyum ile ilgili çalışmalarını sürdürmekte ve her yıl 30 milyon Euro gibi bir proje hibe desteği bütçeye konmakta. Bunları söylerken keşke AB üyesi olsak ve AB standartlarında yaşasak demekten de kendimi alamıyorum. Bu durumun suçlusunun Kıbrıslı Türkler olmadığına, hatta AB’nin mevcut durumdaki olumsuz manada sorumluluğunun da büyük olduğuna inanmaktayım.

Geldiğimiz noktada Kıbrıs’ta bölünmüşlüğün mağduru Kıbrıslı Türklerdir. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ömrü 3 yıl sürdü. Sonrasında Kıbrıslı Rumlar Kıbrıs Cumhuriyetine sahip çıkarken, biz ise adanın %37 toprağına. 1963 sonrasındaki Kıbrıs Cumhuriyeti varlığının yasallığı ve Kıbrıslı Türklerin gasp edilen haklarını aradık mı?

Gelecek hafta bu konuyu işlemeye devam edeceğim.

Doğru hedef, doğru sonucu getirir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu