Hasan Hasturer

Suçlamaya, karalamaya bayılanlar çok…

Önceki gün, arka arkaya çok önemli ve değer verdiğim sohbetlerim oldu.

Ağırlıkla, dinledim.

Elbette ben de konuştum.

1971 yılından günümüze basının içindeyim.

Gazetecilikle – politikanın arasında bir yerde kabul edildiğimin de farkındayım.

Zaten, bir gazetecinin politikanın dışında olması, olası değildir.

Gazeteci, köşe yazarı her gün siyaset üretip, siyaset yapar.

Bizim hayatımızda olmayan sandık.

Propaganda yapmayız, oy istemeyiz, seçime katılmayız.

Yaşamımızda kötü niyetli olarak da niteleyebileceğim, organize saldırılara, tavırlara da hedef olabiliyoruz.

Dünkü sohbet ortamlarında, zaman tünelinde yolculuk yapıp, yaşanmışlığımdan örnekler aktardım, paylaştım.

***

2000’li yılların başıydı.

AB’nin Ankara’daki temsilcisi Karen Fog’un elektronik posta adresine girilip, iletişim yazışmaları çalınmıştı.

O yazışmalar içinde benim de adım geçiyordu.

Nereden nereye?

Anlatayım.

Atina’da bir toplantı vardı.

Alpay Durduran, Sami Özuslu ve Hasan Kahvecioğlu ile birlikte davetliydim. Arkadaşlarımın da pasaportlarını alıp İstanbul’daki Yunanistan konsolosluğuna vize için gittim. Dört pasaport da TC pasaportuydu.

Kuzey Kıbrıs’ta yaşadığımızı biliyorlardı.

Alpay Durduran’ın pasaportunda milletvekili olduğu da yazılıydı.

İki pasaportta Ercan’da vurulmuş mühür olduğu için, vize vermeyi reddedinceler bizde topluca, gitmeyi reddetmiştik.

Karen Fog’un bir mailinde, Yunanlıların bize aptalca gerekçeyle vize vermediği yazılıyordu.

O zamanki Volkan gazetesi, o mailden yola çıkıp bizi Karen Fog’un Hasanları yaptı.

Özellikle ben, biraz daha öne çıkarıldım.

Yayın, neredeyse iki yıl sürdü.

Halbuki Karen Fog’la, bir toplantıda bir kez birlikte olmanın dışında hiçbir bağımız, iletişimiz yoktu.

Daha sonra o yayınları yapanlardan Aydın Akkurt, bir dürüstlük yapıp, “ Siyasi bir amacımız vardı. Seni itibarsızlaştırıp, yazıp, söylediklerinin etkisini azaltmak istiyorduk” demişti.

***

Geleyim ikinci örneğe…

Annan Planı referandumu sonrasıydı.

O zaman TRT’de Sınır Ötesi diye bir program yapan Banu Avar, program çekimi için Kuzey Kıbrıs’a gelmişti.

Program süresi 40 dakika kadardı.

Hatırladığım kadarıyla beş kişiyle de söyleşiler çekmeyi programlamıştı.

Benle çekim öncesi, programda benim söylediklerimin 6-7 dakika tutacağını söylemişti.

Çekim başlayıp, yarım saati geçince, niye uzun uzun sohbetin devam ettiğini sordum.

Yanıt: “ Bu sohbetleri sonradan kitap yapacağım için sohbetleri uzatıyorum.”

İnanmış mıydım?

Evet inanmıştım.

Peki sonra ne oldu?

Program yayınlandığında, resmen şok oldum.

Neden?

Banu Avar,  bir soru soruyor. Benim yanıtımın yerine ise, sohbet akışının bir başka yerinde söylediğim birkaç kelime ya da cümleyi yerleştiriyordu.

Montaj öylesine ustaca yapılmıştı ki,  izleyenler kötü niyetli bir kurgu olduğunu asla anlayamazdı.

***

Aktardığım iki örnekte de niyet kötüydü.

Bu anlayış bugünlerde de geçerli mi?

Olabildiğince geniş çerçevede, geçerlidir.

Suçlamaya, karalamaya bayılanlar çok.

Yargısız infaza bayılanlar ise, çok daha çok.

Bu anlayış terk edilmediği sürece, toplumsal barış sağlanamaz.

Toplumsal barış sağlanmadan da, birlikte çöp üstüne çöp konulamaz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu