Kıbrıs’ta, öfkeleri yarıştırarak da hiçbir yere varamayız

Bazen çok geniş bir pencereden bakmak gerekir.
Kıbrıs Adası’nın tarihine yalnızca son elli ya da yüz yılın olaylarıyla bakarsanız, büyük resmi kaçırırsınız. Oysa büyük resim bize şunu gösteriyor: Bu adada sayısal farklılıklara rağmen iki ana toplum , ya da halk vardır; Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar. Ermeniler, Maruniler ve Latinler elbette bu adanın insan zenginliğinin parçalarıdır. Ancak hiçbir dönem, adanın siyasal kaderini belirleme iddiasını ileriye taşıyabilecek bir güç olamadılar.
***
Kıbrıslı Rum siyasi anlayışı ise uzun yıllar boyunca, kendisi dışındaki hiçbir etnik farklılığı, eşit siyasal ortak olarak görmeye istekli olmadı. Bunun tarihsel ve düşünsel köklerinde Ortodoks Rum Kilisesi’nin etkisini görmezden gelmek mümkün değildir.
1878’de Osmanlı yönetimi adayı İngiltere’nin idaresine bıraktığında, dünyanın sömürge yönetiminde en deneyimli devletlerinden biri Kıbrıs’a gelmişti. İngiliz yönetiminin en bilinen yöntemlerinden biri “böl ve yönet” politikasıydı. Önce dini farklılıklar öne çıkarıldı. Daha sonra milliyetçilik duygularının çok daha güçlü sonuç vereceği görülünce, bu kez ulusal kimlikler keskinleştirildi.
Rum tarafında ENOSİS hedefi giderek kutsal bir siyasi amaç haline geldi. Bu hedefe ulaşmak için EOKA kuruldu. EOKA, ENOSİS önündeki her engeli, Kıbrıslı Türkleri de düşman olarak gördü.
Buna karşılık Kıbrıslı Türkler de TMT çatısı altında örgütlendi. Böylece milliyetçilik temelinde şekillenen iki örgütlenme, belki de farkında olmadan İngiliz yönetiminin yıllarca uyguladığı ayrıştırma siyasetini kolaylaştıran bir zemini de oluşturdu.
***
1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ise daha ilk yıllarında ciddi bir sınavla karşılaştı.
Dikkatinizi özellikle çekmek isterim.
Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Kıbrıslı Rumlardan daha fazla sahiplendi demiyorum; ama daha fazla sahiplenmeye çalıştı. Çünkü ortaklık düzeninin devam etmesi, Kıbrıslı Türkler açısından var olmanın güvencesiydi.
Rum tarafında ise özellikle Makarios’un temsil ettiği siyasi anlayış, Kıbrıslı Türklerle eşit ortak olarak yönetilecek bir cumhuriyeti hiçbir zaman tam anlamıyla benimseyemedi.
21 Aralık 1963 sonrasında yaşananlar, Kıbrıslı Türklerin gözünde ortaklık cumhuriyetinin fiilen sona erdiği dönemin başlangıcıdır. Rum tarafı buna farklı bakıyor olabilir. Ancak Kıbrıslı Türklerin önemli çoğunluğu, o tarihten sonra anayasal düzenin ortadan kalktığına ve cumhuriyetin tek taraflı bir yapıya dönüştüğüne inanıyor. Bu durum Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rumlar tarafında işgal edilmesi olarak da tanımlanır.
***
Bugün 20 Temmuz 2026. Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümü.
1960’tan bugüne kadar yaşanan kritik dönemeçlere baktığımızda, Rum liderliğinin ENOSİS eksenli tercih ve girişimlerinin önemli bir etkisi olduğu yönünde güçlü bir değerlendirme vardır.
15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı gerçekleştirilen darbe olmasaydı, 20 Temmuz Barış Harekatı’nın gerekçeleri olmayacaktı diyenler de az değildir.
20 Temmuz sonrasında Türkiye’nin adaya müdahalesi sonrası adada oluşan yapı, Kıbrıslı Türkler ve Türkiye dışında uluslararası hukuk açısından tartışılmaya devam ediyor. Rum tarafı bunu “işgal” olarak tanımlıyor. Buna karşılık Kıbrıslı Türklerin ezici çoğunluğu işgal tanımlamasını kabul etmiyor.
İşte Kıbrıs sorununun en temel açmazlarından biri de burada yatıyor.
Bu adada karşılıklı olarak hazmedilmeyen hiçbir gelişme, hiçbir oluşum kalıcı meşruiyet üretemedi.
Bugün de aynı tabloyu görüyoruz.
Bir tarafta kutlamalar yapılırken, diğer tarafta protestolar yükseliyor.
***
Son yıllarda özellikle Rum gençleri arasında fanatik milliyetçi söylem ve eylemlerin dikkat çekici biçimde arttığını gözlemliyoruz. Bu, yalnızca bugünün değil, yarının da sorunudur.
Kıbrıslı Türk gençlerde de elbette güçlü ulusal duyarlılıklar vardır. Ancak bu duyarlılıkların, faşizmi çağrıştıran örgütlü sokak gösterilerine dönüşmediğini görmek gerekir.
Rum liderliği, genç kuşaklar üzerinde çok dikkatli olunması gereken bir toplumsal mühendislik yürütüyor. Bunun bedeli er ya da geç yaşanacaktır.. Bu bir tehdit değil, tarihin defalarca önümüze koyduğu bir gerçeğin hatırlatılmasıdır.
***
Geçtiğimiz günlerde “Acıları yarıştırarak hiçbir yere varamayız” demiştim.
Bugün aynı cümleyi farklı bir duyguyla tamamlamak istiyorum.
Kıbrıs’ta öfkeleri yarıştırarak da hiçbir yere varamayız. Çünkü öfke, kısa vadede alkış toplarken, uzun vadede birlikte yaşama umudunu tüketir.
Bu adanın çocuklarının, gençlerinin ihtiyacı, yeni öfkeler değil, geçmişi inkâr etmeden ama geleceği de rehin bırakmadan konuşabilme cesaretidir. Gerçek barışın yolu da tam buradan geçmektedir.




