Egemen Eşitlik mi Eşit Egemenlik mi?

Kıbrıs meselesinde yıllardır kullanılan bazı kavramlar var ki, ilk bakışta birbirlerinin aynısıymış gibi görünüyor.
Oysa kelimeler arasındaki küçük bir fark, Kıbrıs’ın geleceği açısından devasa bir siyasi ve stratejik fark yaratabilir.
Bunların başında da “egemen eşitlik” ile “eşit egemenlik” kavramları geliyor.
İki kavramı yalnızca sözcük sırasından ibaret görmek, Kıbrıs meselesinin özünü kaçırmak olur.
Çünkü biri iki ayrı egemen siyasi yapının ortaklığını tarif ederken, diğeri tek bir egemenlik çatısı altında eşit siyasi statü ve hak paylaşımını ifade eden bir anlayışa işaret edebilir.
Burada mesele artık terminoloji olmaktan çıkıyor.
Mesele, Kıbrıs’ta nasıl bir siyasi düzen kurulacağıdır.
İki devlet mi, tek devlet içinde iki kurucu yapı mı?
İki ayrı bağımsız ve egemen devletin bir ortaklık oluşturduğu bir model düşünelim.
Bu modelde tarafların kendi egemenlik alanları vardır. Dolayısıyla ortaklık herhangi bir nedenle sona erdiğinde, her devlet kendi mevcut sınırları içerisinde yoluna devam eder.
Kuzeydeki yapı açısından bunun anlamı açıktır:
Bugünkü sınırlar.
Peki bu model, Türkiye açısından Doğu Akdeniz’de nasıl bir stratejik sonuç doğurur?
Asıl sorulması gereken soru budur.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını ve Kıbrıslı Türklerin siyasi ağırlığını yalnızca adanın kuzeyindeki bir devletin sınırlarıyla sınırlı bir denklem olarak mı değerlendirdiğini düşünmeliyiz?
Yoksa Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs’ın tamamını kapsayan bir siyasi yapı içerisindeki eşit statüsünün, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik konumuna da katkı sağlayacağını mı düşünmeliyiz?
İşte tartışmanın düğüm noktası buradadır.
Haritaya değil, geleceğe bakmak
Kıbrıs meselesini yalnızca “kuzey” ve “güney” üzerinden okumak, aslında meselenin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak demektir.
Çünkü Kıbrıs sadece kara parçasından ibaret değildir.
Kıbrıs;
denizdir,
hava sahasıdır,
MEB’dir,
enerjidir,
ticaret yollarıdır,
Doğu Akdeniz’in jeopolitiğidir.
Dolayısıyla Kıbrıs’ta kurulacak siyasi düzenin sonuçları yalnızca Lefkoşa’daki siyasi haritayı değil, Doğu Akdeniz’deki güç dengelerini de etkileyecektir.
Tam da bu nedenle 11 Şubat 2014 tarihli Ortak Açıklama’nın ortaya koyduğu çerçeve önem taşımaktadır. Söz konusu metin, birleşik Kıbrıs’ın tek uluslararası kimliği ve tek egemenliği olacağını, bununla birlikte iki toplumdan kaynaklanan siyasi eşitlik temelinde iki kurucu devletin bulunacağını ortaya koymuştur.
Buradaki kritik nokta şudur:
Tek egemenlik, iki kurucu devlet ve siyasi eşitlik.
Bu formül, Kıbrıslı Türklerin yalnızca kuzeyde yaşayan bir toplum olarak değil, birleşik Kıbrıs’ın siyasi yapısının eşit kurucu unsurlarından biri olarak konumlandırılmasını öngören federal çözüm anlayışının temel unsurlarındandır.
Dolayısıyla mesele sadece “kim kuzeyi yönetecek?” sorusu değildir.
Asıl mesele,
“Kıbrıslı Türkler birleşik bir Kıbrıs’ın tamamında hangi siyasi statüye sahip olacak?”
sorusudur.
Türkiye açısından soru daha da büyüyor
Türkiye’nin Kıbrıs politikasını değerlendirirken bir başka soruyu da sormak gerekiyor:
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki uzun vadeli stratejik çıkarı, Kıbrıs Türklerini yalnızca adanın kuzeyindeki bir siyasi yapı üzerinden mi konumlandırmaktadır?
Yoksa Kıbrıslı Türklerin eşit siyasi statüsünü Kıbrıs’ın tamamına yayılan bir devlet yapısının içerisinde güvence altına almak, Türkiye açısından daha geniş bir stratejik alan yaratabilir mi?
Bu sorunun cevabı elbette yalnızca Ankara’nın değil, Kıbrıslı Türklerin de geleceğini ilgilendiriyor.
Çünkü federal bir çözümde Kıbrıslı Türklerin elde edeceği siyasi statü, yalnızca hükümette kaç sandalye sahibi olacaklarıyla ölçülemez.
Deniz yetki alanları, enerji kaynakları, ekonomik ilişkiler, dış politika, güvenlik ve uluslararası temsil gibi başlıkların tamamı bu siyasi düzenin parçasıdır.
Kıbrıs’ta kavramlardan daha önemli olan sonuçtur
Bugün “egemen eşitlik” denildiğinde herkes aynı şeyi anlamıyor.
Kimi bunu iki devletli çözümün siyasi temeli olarak görüyor.
Kimi ise egemenliğin paylaşılması ve siyasi eşitliğin güvence altına alınması bağlamında değerlendiriyor.
Bu nedenle artık sloganlarla değil, sonuçlarıyla konuşmak gerekiyor.
Bir kavramı savunmadan önce şu soruları sormamız gerekir:
Bu modelde Kıbrıslı Türklerin siyasi statüsü ne olacaktır?
Kıbrıslı Türkler Kıbrıs’ın tamamının yönetiminde nasıl söz sahibi olacaktır?
Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları nasıl belirlenecektir?
Enerji kaynaklarının yönetiminde hangi haklara sahip olacaklardır?
Türkiye’nin bölgedeki stratejik çıkarları nasıl korunacaktır?
Ve en önemlisi:
Kurulacak siyasi ortaklık bir gün sona ererse, Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin elinde ne kalacaktır?
İşte bu sorulara verilecek cevaplar, kullanılan kavramlardan çok daha değerlidir.
Çünkü Kıbrıs’ta mesele sadece bugün hangi devlet modelini istediğimiz değildir.
Mesele, yarının Kıbrıs’ında Kıbrıslı Türklerin nerede duracağıdır.
Ve belki de en zor soru şudur:
Türkiye için Kıbrıs’ta hedef yalnızca kuzeyde bir Türk devletinin varlığını güvence altına almak mıdır?
Yoksa Kıbrıslı Türklerin eşit siyasi ortak olarak Kıbrıs’ın tamamında söz sahibi olduğu bir düzen üzerinden, Doğu Akdeniz’deki stratejik çıkarlarını daha geniş bir zeminde korumak mıdır?
Bu sorunun cevabı verilmeden, “egemen eşitlik” ya da “siyasi eşitlik” tartışmasının gerçek anlamını kavramak mümkün değildir.
Çünkü Kıbrıs’ta kullanılan kelimeler değil, o kelimelerin sonunda ortaya çıkaracağı siyasi harita önemlidir.
Ve o harita yalnızca Kıbrıs’ın değil, Doğu Akdeniz’in de geleceğini belirleyecektir.



