“Beni büyüleyen, denizin kendisi”

İş insanı Erbil Arkın’ı yaklaşık 30 yıldır tanıyorum. Önce tanıştık, sonra arkadaş olduk ve devamında dost.
Ben maddi değerlerle yarışamayacağımı bilirim, Erbil Arkın da parasıyla, servetiyle yarışmıyor. Dostluğumuzun yaklaşık 30 yıldır sürmesi bundan da kaynaklanabilir.
Barışa gönülden bağlılığı, Kıbrıs sevdası, takdir duygularımın tetikleyicisi ve tabii sanata verdiği yüksek değer.

Cuma günü, neredeyse hiç iş konuşmadığımız bir sohbet yaptık. Rodin ağırlıktaydı… Sohbetin uzun bölümü Girne’deki The Arkın Rodin Collection Gallery’de gerçekleşti.
The Arkın Rodin Collection Gallery, Doğu Akdeniz bölgesinde bilinen en kapsamlı Auguste Rodin koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Tamamı özgünlüğü uluslararası otoriteler tarafından belgelenmiş 33 eserden oluşan koleksiyon; The Kiss, Eternal Spring, Meditation ve Les Bourgeois de Calais serisine ait monumental figürler gibi modern heykel tarihinin simgesel yapıtlarını bir araya getiriyor.
ARUCAD’la kurduğu organik bağ sayesinde galeri, yalnızca nitelikli bir sergi alanı değil; aynı zamanda eğitim, araştırma ve kültürel üretim açısından aktif bir platform olarak konumlanmakta ve Rodin’in evrensel mirasını ada ölçeğinde görünür kılmaktadır.
***
Sohbetin sonunda, “Yıllar önce kaybettiğiniz anneciğiniz, bir mucize olsa ve şimdi kapıdan içeri girse ne yapardınız?” sorusunu sordum…
Yanıtı duyguyla yüklü geldi: “Bu soru beni çok duygulandırdı ve çocukluk yıllarıma götürdü. Babam bizden önce Londra’ya gitmiş ve bizim içinde hazırlık yapmıştı. Annem, beni ve iki kardeşimi ellerimizden sıkı sıkı tutarak uzun bir yolculuktan sonra Londra’ya ulaşmamızı sağlamıştı. Ben henüz üç yaşındaydım. Annem şımartmadan severdi. Tatlı bir sertliği vardı… Bir mucize olsa ve annem kapıdan girse ayaklarından öperdim.”
***
Hastürer’in soruları ve aldığı yanıtlar şöyle:
“Sadece sanat meselesi değil”
H.Hastürer: Rodin’le ilk karşılaşmanızın hayatınızda özel bir yeri olduğunu biliyoruz. Bugün o ilk heyecan hâlâ sizinle mi?

E.Arkın: Kesinlikle. 16 yaşındaydım, Londra’da Tate Gallery’de The Kissheykelinin karşısında duruyordum. Sadece bir heykel görmedim; hayatımın bir yerinden tutacak bir şeyle karşılaştım. İnsan duygusunun bu kadar güçlü ifade edilebileceğini ilk kez orada hissettim. Yıllar geçti ama o heyecan hâlâ içimde. Zamanla bakışım derinleşti, yeni anlamlar keşfettim ama Rodin’e duyduğum hayranlık hiç azalmadı.
H.Hastürer: The Arkın Rodin Collection Gallery bugün Kıbrıs’ta önemli bir merkez haline geldi. Böyle bir koleksiyonu burada paylaşmak size ne hissettiriyor?
E.Arkın: Ben burayı hiçbir zaman sadece bir sergi alanı gibi görmedim. Açıkçası en büyük motivasyonum, bu galerinin öğrencilerimiz için gerçek bir kaynak olması. Gençlerin Rodin gibi bir ustayla birebir temas edebilmesi, kitaplardan ya da ekrandan görmekten çok daha başka bir şey. Buraya gelip bir eserin karşısında durmaları, düşünmeleri, soru sormaları benim için çok kıymetli.
H.Hastürer: Koleksiyon Rodin’in dönüşümünü de gösteriyor. Seçimleri yaparken sizi ne yönlendirdi?
E.Arkın: Rodin’in özellikle izlenimci tarafı beni çok cezbediyor; formdaki hareket, yüzeydeki canlılık, ışıkla kurduğu ilişki… Daha çok içime sinen, benimle bağ kuran eserlerin peşinden gittim.
Zamanla bu seçimler Rodin’in sanatındaki dönüşümü, modern dile geçiş sürecini de görünür kıldı. Koleksiyon biraz onun sanat yolculuğunun küçük bir haritası gibi oluştu. İmkân oldukça, beni heyecanlandıran yeni parçalarla bu yolculuğu sürdürmek isterim.
H.Hastürer: Kıbrıs’ta, böyle bir koleksiyonun açık olması sizce ne ifade ediyor?

E.Arkın: Bu sadece sanat meselesi değil; hafızaya ve birlikte yaşama fikrine de dokunuyor. Sanat insanları ortak bir duyguda buluşturabiliyor. Galerinin eğitsel tarafı da çok önemli; her yaştan insanın buraya gelip sanatla temas edebilmesi büyük bir değer.
H.Hastürer: Arkın Yaratıcı Sanatalar ve Tasarım Üniversitesinin ülkeye etkisinden fırsat buldukça söz ediyorsunuz. Sizin bakış açınızdan anlatır mısınız?
E.Arkın: Bir etkimiz oluyor, çok şükür hem ekip olarak hem de üniversite çatısı altındaki herkesle birlikte güzel bir etki yaratıyoruz. Sadece ben değilim; üniversitenin içindeki herkes bu sürecin parçası. Güzel şeyler üretiyoruz. Bana “Ülkene ne bırakmak istersin?” diye sorsanız, binalar gider, yatırımlar eskir… Ama tek bir şey kalsın isterim: O üniversite. 100–150 yıl sonra da ayakta olsun, toplumun doğal bir parçası haline gelsin. Hatta siz bana 7–8 yıl önce bir röportajda “10 yıl sonra ARUCAD’ı nasıl görüyorsunuz?” diye sormuştunuz. Hatırlıyorum. Size “Yanlış soruyu sordunuz Hasan Beyciğim, 100 yıl sonrasını sormalıydınız.” demiştim. Benim hedefim, üniversitenin 100–150 yıl sonra toplumun entegre bir parçası haline gelmesi. Torunlarıma bırakabileceğim asıl miras bu olur.

“Ayağımız yere basmalı”
H.Hastürer: Hep “Ayağımız yere basmalı.” diyorsunuz…
E.Arkın: Evet, her şey önce yere basmakla başlıyor. Perspektif çok önemli. Sokaktan baktığınızla yukarıdan baktığınız manzara aynı değil. Arabaya bile binecek olsanız önce ayağınız yere basar, sonra arabaya binersiniz; inerken yine yere basarsınız. Girne’ye sokaktan baktığınızda gördüğünüzle, ofiste pencere kenarına gelip yukarıdan baktığınızda gördüğünüz manzara aynı değil. Perspektif değişiyor.
H.Hastürer: Ülkeye baktığınızda sizi rahatsız eden çelişkiler oluyor mu?
E.Arkın: Ülke çok güzel ama elbette hatalar var. Önemli olan bunları azaltabilmek.
H.Hastürer: Risk almayı sever misiniz?
E.Arkın: Hayatım risklerle geçti ama hesaplanmış risklerle. Riski bilirsiniz; artısını, eksisini tartarsınız ve ona göre adım atarsınız.
H.Hastürer: Hayatınızda aldığınız en büyük risk neydi?
E.Arkın: Kıbrıs’a geri dönmekti. Üç yaşımdan yirmi altı yaşıma kadar Kıbrıs’ta yaşamamıştım. Geri dönmek büyük bir riskti ama şansım tuttu.
H.Hastürer: Peki, hayatınızda çok “keşke” var mı?
E.Arkın: Var. Üniversitede Güzel Sanatlar okudum, sonra endüstriyel tasarıma geçtim; mobilya ve iç mimariye yöneldim. Mezun olduğumda hemen çalışmaya başladım. Keşke o dönemde daha büyük bir risk alıp Milano’ya yerleşseydim. Milano, modern tasarımın merkezindeydi. Sanatsal yolumu orada sürdürseydim, belki hayatım çok farklı bir yönde ilerleyebilirdi.
HHastürer: Hobileriniz neler?
E.Arkın: Deniz. Teknem. Rüzgâr. Denizin karakterine hayranım. Rüzgâr, denizde her şeydir. Balık da tuttum zamanında, ama beni asıl büyüleyen denizin kendisi.
Aslında işim de hobimdir. Rodin benim hobimdir, üniversite hobimdir. Çok çalışırım ama çalışmaktan keyif alırım.
“Malesef bazen patronum”
H.Hastürer: Patron musunuz?
E.Arkın: Bazen… Malesef. (Gülüyor.)
H.Hastürer: İyi bir patron musunuz?
E.Arkın: Onu çalışanlara sormak lazım ama mümkün olduğunca adil olmaya, vicdanlı davranmaya çalışıyorum. İyi bir patron olma gayreti içindeyim.
H.Hastürer: Aile bağınızın çok güçlü olduğunu biliyorum. Geçmişi unutmadan, öne çıkararak sohbet edersiniz. Yıllar önce kaybettiğiniz anneciğiniz, bir mucize olsa ve şimdi kapıdan içeri girse ne yapardınız?
E.Arkın: Bu soru beni çok duygulandırdı ve çocukluk yıllarıma götürdü. Babam bizden önce Londra’ya gitmiş ve bizim içinde hazırlık yapmıştı. 72 sene önce annem, beni ve iki kardeşimi ellerimizden sıkı sıkı tutarak uzun bir yolculuktan sonra Londra’ya ulaşmamızı sağlamıştı. Ben henüz üç yaşındaydım. Annem şımartmadan severdi. Tatlı bir sertliği vardı… Bir mucize olsa ve annem kapıdan girse ayaklarından öperdim.




