Anılarda Küçükyalı

Daha önce yazmış olduğum bazı anılarımda dile getirdiğim yaşamımın çocukluk ve gençlik dönemi, ağırlıklı olarak ailemle birlikte oturduğumuz Şişli, Osmanbey ve Nişantaşı ile, dedem ve babaannemin yaşadığı 3.Levent’te geçti. Ayrıca, büyükbabam ve anneannemin yaşadığı Laleli, ortaokul ve lisemin bulunduğu Tünel ve İstiklal Caddesi de yirmi yaşıma gelene kadar zaman zaman hayatımım bir parçası oldular.
Ancak İstanbul benim için sadece bu semtlerle sınırlı değildi. Beş yaşından itibaren, dedem beni toplu taşıma araçlarından yararlanarak, kentin farklı bölgelerine götürmeye, gezdirmeye başladı. Bu şekilde o zamanki İstanbul’un hemen hemen her yanını öğrenmiş oldum. Yıldıztabya’dan Florya’ya, Alibeyköy’den Pendik’e, Adalar’dan Dereseki’ye kadar köşe bucak her yana giderdik.
Yaşamımın ilk 18 yılını kapsayan 1955-1973 yılları arasında, İstanbul’un Anadolu yakası ağırlıklı olarak kentin sayfiye bölgesiydi. Kadıköy’den Kızıltoprak ve Fenerbahçe’ye kadar uzanan bölge, Moda, Üsküdar, denizden ulaşım nispeten kolay olduğundan, Avrupa yakası ile nispeten entegreydi ve geniş bir yerleşik nüfusu vardı. Boğaz’ın Anadolu yakasındaki ufak yerleşkeler ve sanayi tesisleri nedeniyle Paşabahçe Beykoz civarı da belli bir nüfusa sahipti. Ancak Anadolu yakasında Kızıltoprak’tan itibaren farklı bir yaşam başlardı. Buralarda sahilden demiryoluna, bazen de minibüs yoluna kadar uzanan bantta geniş bahçeleri olan köşkler bulunurdu. Bu yapılaşma büyük oranda Bostancı’da sona ererdi. Oradan sonra demiryolu Maltepe’ye kadar uzun süre sahile çok yakın devam ederdi. 1950’lerden sonra demiryolu ile sahil arasındaki nispeten dar bir şeride 1950 ve 60’ların mimari anlayışıyla tek veya iki katlı evler inşa edilmeye başlanmıştı. Kızıltoprak’tan Maltepe’ye kadar uzanan bu bölgede, yılın on iki ayı yaşayan nüfus son derece azdı ve daha çok istasyonlar çevresinde kümelenmişti. Bu durum 1973’te Boğaz Köprüsü’nün açılmasıyla yavaş yavaş değişmeye başladı ve Anadolu yakası bugünkü haline geldi.
Annemle babamın Erenköy ve Küçükyalı’da yazlıkları olan çok yakın arkadaşları vardı. 1959-60 yıllarında yazlığa gittiğimiz Erenköy ile ilgili hatıralarıma, tekrar olmaması için, bu yazımda yer vermeyeceğim ama, onun yerine bu kez biraz Küçükyalı anılarımdan bahsedeceğim. Arzu edenler o yazıyı aşağıdaki bağlantıdan okuyabilirler.
https://haber.aero/yazarlar/alper-elicin/erenkoy-ciftehavuzlar-ve-tuzladan-cocukluk-anilari-1959-63/
1960’ların başından itibaren yazları Küçükyalı’da annem ve babamın İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden sınıf arkadaşları Dündar Bey ve Ümit Hanım’ı ziyarete giderdik. Erendağ ailesi aslında bizim gibi Şişli’de Perihan sokakta otururlardı, dolayısıyla benden büyük olan kızları Çağlayan ve küçük olan Gülen benim en eski dört arkadaşımdan ikisini oluşturuyorlar. Yazın gittikleri Küçükyalı’daki iki katlı ev Ümit Hanım’ın anne ve babasına aitti. O nedenle Küçükyalı’ya yaptığım seyahatlerde onlarla da tanışmıştım. Gayrettepe’de Mobil apartmanlarının en üst katında oturan Ümit Hanım’ın ablası Sevim Hanım ve eşi Fikret Bey de yaz aylarında zaman zaman aynı evi paylaşırlardı.
Ben hem Dündar Amca’yı ve Ümit Teyze’yi hem de Gülen ve Çağlayan’ı çok sevdiğimden, yaz aylarında Küçükyalı’ya gitmek benim için ayrı bir mutluluk olurdu. Ayrıca yaz sıcağında Şişli’de bir apartman dairesinde kapalı kalmak da pek hoş olmuyordu. Buna karşılık Küçükyalı’da denize bile girilebiliyordu. Yazın okul tatilde, Gülen ve Çağlayan da yazlığa gitmiş olduğundan, zamanım okuyarak, biraz da evdeki kısıtlı oyuncaklarla oynayarak geçerdi. Oyuncaklarım da ağırlıklı olarak iskambil kağıtları, ilaç ve diş macunu kutuları, gazoz kapaklarından oluşurdu. Bir yatak odası, apartman boşluğuna bakan ve sandık odası olarak kullanılan ışık almayan bir oda ve yemek de yenilen küçük bir salondan oluşan bu dairede genellikle annemle burun buruna geçensıcak yaz günleri her ikimiz için de oldukça bunaltıcıydı. Ben bir de oyuncaklarımla salonu dağıtınca aramız iyice gerilir, bazen de dayak yerdim. Sık sık 5-6 günlüğüne dedem ve babaannemin Levent’teki bahçeli evine götürülürdüm ve babam beni almaya geldiğinde divanın altına saklanır, eve istemeyerek, ağlayarak dönerdim. 5-10 yaşlarındaki hareketli bir erkek çocuk için sürekli meşgale gerekiyordu ve bu Şişli’deki evde pek sağlanamıyordu. O zamanlar çocuklar için şimdiki gibi sosyal faaliyetler de pek yoktu.
Küçükyalı’ya her yaz dört beş kez giderdik. Bu geziler daha çok adli tatil dönemlerinde olurdu, zira o dönemlerde babam ve Dündar Bey adliyelerde koşturmak zorunda değillerdi. Sabah 9:00 civarı evden çıkılır, Şişli Meydanı’ndan dolmuşla Karaköy’e inilir, oradan Haydarpaşa vapuruna binilirdi. Haydarpaşa’da ise kömürlü lokomotiflerin çektiği Haydarpaşa-Pendik banliyö trenlerine alelacele aktarma yapılırdı. Yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra Küçükyalı istasyonunda inilir ve demiryolu boyunca toprak bir yoldan İdealtepe istasyonuna doğru epey bir yürünürdü.
Erendağlar’ın yazlığa gittiği evin bahçe kapısı, sahil yönünde kısa bir çıkmaz sokak içerisindeydi, ama genellikle bu kapı kullanılmaz, onun yerine demiryolu boyunca devam eden toprak yola açılan komşunun bahçe kapısından içeri girilirdi, zira iki evin bahçesi arasında fiziki bir ayrım yoktu. Komşu, eşiyle birlikte yaşayan beyaz saçlı, gözlüklü ve yaşlı bir beydi ve annem babam kendisine büyük saygı gösterirlerdi. Yıllar sonra üniversiteden hocaları olan bu kişinin 1950’li yılların ikinci yarısında İstanbul Hukuk Fakültesi dekanlığı yaptığını, değerli bir idare hukuku profesörü olduğunu, 1960 ihtilalinin hemen öncesinde üniversiteye polisin girmesini ve öğrencilerin tartaklanmasını engellemeye çalışırken coplanarak yere düşürüldüğünü, cüppesiyle sürüklendiğini, polisin bu saldırısında yaralandığını ve gözlüğünün kırıldığını öğrendim. Daha sonra tarihimizdeki en liberal ve özgürlükçü anayasa olan 1961 anayasasının hazırlanmasında son derece etkin rol oynayan bu kişi Profesör Sıddık Sami Onar’dı. Son derece alçak gönüllü olan bu bey bahçede otururken yanına gittiğimde benimle sohbet eder, hatırımı sorardı. Ben on iki yaşındayken 1967’de vefat etti. Yine sonradan öğrendiğim üzere, Sıddık Bey Çağlayan ve Gülen’in büyük eniştesi olurmuş. Yani Küçükyalı’daki komşu evde aslında Sıddık dede dedikleri büyük enişteleri ile büyük teyzeleri Bedia Hanım yaşarmış. Bahçeler arasında bir çit veya duvar olmamasının nedeni de buymuş.
Dündar Beyler’in evinin deniz tarafında, bahçeden sonraki sahil kısmında beton bir alan vardı. Bu alan Sıddık Beyler’in bahçesinin tüm deniz tarafını da kapsardı. Yine Dündar Beylerin önündeki beton alanın ucunda 15-20 metre uzunluğunda olduğunu tahmin ettiğim bir ahşap iskele uzanırdı ve denize bu iskelenin ucundaki merdivenden girilirdi. Betonun bittiği yerde deniz taşlık ve sığ olduğundan bu iskele suya girmeyi kolaylaştırıyordu. Merdivenden suya giren büyükler yüzerek açılırlardı. Merdivenin bittiği yerden iki üç metre açıkta ve İdealtepe yönünde ise denizin içerisinde su seviyesinin biraz dışına taşan bir dizi kaya vardı. O kayalıkların da aslında antik Roma çağı kalıntıları olduğu anlatılırdı.
Daha çocuk olduğumdan merdivenin olduğu yer benim boyumu geçiyordu. Yüzme bilmediğimden de merdivenden belimde simitle suya girerdim. Erendağlar’a bazen birkaç aile birlikte gittiğimiz de olurdu. Bunlardan birinde yine yakın dostumuz olan Fethi Bey ve Günseli Hanım da vardı. Dalmaya meraklı olan Fethi Bey o gün iskelenin ucundan suya girmiş ve malzemesini hazırlarken ben belimde simitle iskelenin ucundan suya atlamıştım. Ancak simit belimden ayak bileklerime kayınca ayaklarım suyun dışında başım ise suyun içerisinde kalmıştı. Tüm çabalarıma rağmen simitten kurtulamamıştım. Ben tam boğulmak üzereyken Fethi Bey durumu fark etmiş ve simidi bileklerimden çıkararak beni kurtarmıştı. Sayesinde bugün bu yazıyı yazabiliyorum.
Küçükyalı’daki evin tren yolu tarafında yüksek ağaçlar vardı. Bunlardan bazısı fıstık çamıydı. Ben de elimde bir taş ile bu ağaçların altından fıstıkları toplar, kabuklarını taşla kırar sonra keyifle yerdim. Ancak çam fıstıklarının kalın dış kabuğu aynı zamanda ellerimi mor kahverengi arası bir renge boyar, ben de ellerimi yüzüme ve elbiselerime sürünce her yanım boyanırdı.
Ancak Küçükyalı gezmelerinde yaptığım en büyük yaramazlık tren rayları üzerinde olurdu. Harçlık olarak aldığım 1 liralardan birini çıkarıp rayların üstüne koyar, sonra banliyö treninin geçmesini beklerdim. Trenin gelip gelmediğini de Red Kit çizgi romanlarından öğrendiğim gibi raylara kulağımı yaslayarak anlamaya çalışırdım. Sonunda kara tren dumanlar savurarak büyük bir gürültüyle gelirdi. Tren geçip gidince, koymuş olduğum 1 lirayı rayların altındaki çakıl taşları arasında arar bulurdum. Bulduğumda, 1 TL o zaman tedavülde olan iki buçuk TL büyüklüğüne ulaşmış olurdu. Bu işlemi birkaç kez tekrarladığımda para iyice genişler ancak aynı zamanda incelir ve jilet kalınlığına inerdi. Şimdi hatırladığımda 7-8 yaşlarında oynadığım bu oyunun ne kadar tehlikeli olduğunu hissedip hala ürperiyorum.
Dündar Bey’in bacanağı Fikret Bey ile tavla partileri de anılarımda yer edenlerden. Sahildeki beton üzerinde saatlerce güneşin altında çok da keyif alarak tavla oynarlardı. Ben de bazen onları izlerdim. O zamanlar güneşin ultraviyole ışıklarının melanom yaptığının pek bilincinde değildik. 2000’li yılların başında oldukça açık tenli olan Dündar Amca sırtında başlayan bir melanom nedeniyle vefat edince acaba tavla maçları nedeniyle mi oldu diye kendime soramadan edemedim.
Küçükyalı’dan Şişli’ye dönüşe gece 21:00 civarında başlardık. Dönüş yine trenle Haydarpaşa’ya oradan da vapurla Karaköy’e olurdu. Lise yıllarımda Küçükyalı’ya tek başıma da gitmeye başlamıştım. Dönüşte bazen minibüsle Kadıköy’e geldiğim ve oradan vapura bindiğim de oluyordu. Küçükyalı gezilerim 1974’te liseden mezun olana kadar devam etti. O zamanlar artık kara tren kalkmış, yerini çoktan elektrikli trenler almıştı.
Elektrikli trenlerin altyapısı inşa edilirken, dikilecek direkler için demiryolu boyunca çukurlar açılmıştı. Gemi inşa mühendisi olan ve Deniz Yolları’nda çalışan Fethi Bey’in bir arkadaşı bir yaz gecesi karanlıkta yazlıktaki evine dönerken bu çukurlardan birine düşmüş, bacağını kırmış ve kan kaybından ölmüştü. Tanımadığım bu kişinin talihsiz ölümü beni de çok üzmüştü. Adı Orhan Erdener olan bu beyin ismi daha sonra bir araba vapuruna verilmişti.
1971 yazında Berlin’den gelen arkadaşım Ralf ile de bir kez Küçükyalı’ya gitmiştik. O zamanlar Dündar Bey’in kıçtan takma motorlu bir teknesi vardı ve bizi akşamüstü balığa çıkarmıştı. O akşam Büyük Vartanoz Adası civarında çaparilerle muazzam miktarda balık tutmuştuk. Ben ve Ralf o gece Nişantaşı’ndaki evimize 7 kg balıkla dönmüştük. Annem ise balıkların ayıklanması gerektiğinden bu olaya pek sevinememişti.
Daha sonra, yaz stajları, üniversitede edinilen yeni arkadaşlar derken Küçükyalı seyahatlerim sona erdi. Ancak Gülen ve Çağlayan’la arkadaşlığım hala devam ediyor. Yılda iki üç kez buluşuyoruz. Bir de beş kişilik bir WhatsApp grubumuz var, adı da Nostalji. Her gün birkaç kere yazışıyoruz. Ayrıca senede bir kez de olsa bu yıl 100 yaşını devirecek olan Ümit Teyze’yi ziyaret ediyorum. Onu görünce geçmiş günler ve kendi annem babam gözümün önüne geliyor. O ise her seferinde beni büyük bir coşku ile karşılıyor. Birlikte geçmişi anıyor ve çok mutlu oluyoruz.
Küçükyalı’daki ev zamanla satıldı. Önündeki sahil Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı döneminde geniş bir şekilde dolduruldu, denize girdiğimiz yerlerde balıkçı lokantaları açıldı. Önlerine ise dört şeritli bir yol, otoparklar, yeşil alanlar ve yürüyüş yolları yapıldı. Anlattıklarım da anılarda kaldı.


