Destansı Öfke Harekatı’nın Olası Sonuçları

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı harekat 28 Şubat’tan beri devam ediyor. ABD’nin Epic Fury (Destansı Öfke), İsrail’in ise Roaring Lion (Kükreyen Aslan) adını verdiği harekat, hava bombardımanlarıyla kısa sürede İran’a diz çökerteceğini sanan Trump yönetimini tam bir batağa saplamış izlenimi veriyor. ABD’deki güçlü İsrail lobisi ve Evanjelik Hırıstiyanlar’ın taleplerinden etkilenen Trump yönetiminin bu işin içerisinden nasıl çıkabileceği konusunda bazı senaryolar olsa da, bunların tümünün dünyanın büyük bir bölümü ve kendisi için olumsuz sonuçlar doğuracağı kesin.
Bir ülkenin kültürü, direnme kapasitesi hesaplanmadan, sadece askeri güce güvenerek başlatılan savaşların sonucu hep birbirine benziyor. Vietnam, Afganistan, Irak ve şimdi de İran. Benzer bir durum Sovyetler Birliği/Rusya için de söz konusu olmuş. Onlar da Afganistan bozgunundan sonra şimdi de Ukrayna’da bir arpa boyu ilerleyebilmek için binlerce asker kaybediyor, ülkenin ekonomik ve askeri kapasiteleri zorlanıyor.
İran örneğinde ise, ABD’nin savaştan ne elde etmek istediği pek açık değil. Dengesiz bir cumhurbaşkanı sürekli farklı şeyler söylüyor. Hatta kendi hükümet üyeleriyle çelişen açıklamalar yapıyor. İran’da hedefin yönetim değişikliği mi, petrolünü ele geçirmek mi, ülkeyi etnik olarak parçalamak mı, nükleer silahlardan ve balistik füzelerden arındırmak mı olduğu, hala tam anlaşılmış değil. İsrail’in ise daha belirgin. ABD’yi de Yahudi ve Evanjelik Hıristiyan lobilerinin desteğiyle sürüklediği bu savaşta, İran’ın kendisine karşı bir tehdit oluşturması riskini ortadan kaldırmayı hedefliyor. Çevresinde parçalanmış ve zayıflamış ülkeler olması, Gazze’ye ek olarak, Batı Şeria ve su kaynakları nedeniyle Litani nehrinin güneyindeki Lübnan topraklarını ilhak etmek ve etnik temizlik yapmak da diğer hedefleri arasında. Ancak, İsrail’in bu hedefleriyle ABD’nin küresel hedefleri arasında uyumsuzluk var.
ABD dünyada Çin ile çok ciddi bir rekabete girmiş durumda. Çin’in bilim, teknoloji, ekonomi ve askeri olarak hızla ABD’yi yakaladığı, hatta bazılarında geçtiği artık gayet belirgin hale geldi. O nedenle ABD, bugüne kadar büyük önem verdiği Avrupa ve Orta Doğu’dan olabildiğince çekilmek ve gücünü Güney Doğu Asya’ya teksif etmek istiyor. Dolayısıyla, NATO’ya olan katkısını da azaltması gerekiyor. Aynı gerekçeyle de Ukrayna’ya yapılan askeri ve ekonomik desteği Avrupa ülkelerinin üzerine yıkmak istiyor. Trump yönetimi, bu ihtiyacı Avrupa ülkelerine diplomatik bir dille anlatmak ve müttefikleriyle yeni bir iş bölümü yapmak yerine, arogan ve terbiyesiz bir dil kullanarak kendilerini rencide ediyor. İleride bu yaklaşımın ABD açısından büyük sıkıntılar yaratacağının da farkında değil.
ABD Ukrayna’ya yardımını büyük oranda kesmiş durumda. Rusya’nın Ukrayna ile ilgili taleplerini büyük oranda kabul ederek bu ülkenin Çin ile arasında kurulmuş olan ittifakı parçalamayı hedefliyor. 1970’lerde ABD Cumhurbaşkanı Richard Nixon ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in gerçekleştirdiği ve başarılı olan benzer bir girişimi tekrarlamak istiyor. Ancak dünya değişmiş, güç dengeleri farklılaşmış. Ne Rusya eski Sovyetler, ne Çin eski Çin, ne de ABD o günlerdeki gücünde. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger değil, Marco Rubio. Üstüne üstlük ABD de dünyada en güvenilmez ülke konumunda.
ABD/İsrail’in İran’a hiçbir provokasyon olmaksızın saldırması, tüm bu nedenlerle ABD açısından son derece zararlı oldu. Batı Pasifik, Güney Çin Denizi ve Hint Okyanusu’nda Çin ile askeri bir rekabete de girmiş olan ABD, Avrupa ve Orta Doğu’daki askeri gücünü azaltıp dikkatini Çin’e yöneltmesi gerekirken, Netanyahu’nun tuzağına düştü ve Pasifik’teki askeri gücünü Basra Körfezi’ne yönlendirmek zorunda kaldı. Orta Doğu’ya kuvvet kaydırması sonucunda Asya’daki hazırlık düzeyi ciddi şekilde düştü ve uzmanların söylediğine göre bunun etkisi uzun yıllar sürecek.
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, 2024 yılında yaptığı bir konuşmada, ABD’nin aynı anda birden fazla bölgede savaş yürütecek yeterli mühimmata sahip olmadığı konusunda uyarılarda bulunmuştu. Donald Trump yönetiminde başlatılan İran savaşı, bu kaygıyı daha da artırdı. Savaşın ilk dört gününde 5.000’den fazla, 16 gün içinde ise yaklaşık 11.000 mühimmat kullanılmış. Bu, modern tarihin en yoğun başlangıç hava harekâtı olarak değerlendiriliyor. Üstüne üstlük bu mühimmatın alt kırılımı da son derece dikkat çekici. İlk günlerde, balistik füzelere karşı etkin olan THAAD (Teminal High Altitude Area Defence – Yüksek İrtifa Son Safha Hava Savunma Sistemi) stokunun %40-50’si, ATACMS/PrSM (Army Tactical Missile System/ Presicion Strike Missile-Kara Kuvvetleri Taktik Füze Sistemi/Hassas Taarruz Füzesi) stokunun %45’i ve Tomahawk seyir füzelerinin %17’si tüketilmiş. Tam rakamı bilinmemekle birlikte, Patriot PAC-3 mühimmatının da önemli oranda azaldığı tahmin ediliyor.
İlk 16 günden sonra ABD ve İsrail İran’ın hava savunmasını büyük oranda yok etmiş olduğundan, hedefleri uzaktan vurma yeteneğine sahip ancak üretimi zor ve masraflı bu mühimmat türleri yerine, JDAM (Joint Direct Munition-Ortak Doğrudan Taarruz Mühimmatı) bombaları kullanmaya başladı. JDAM’lar normal bombayı akıllı bombaya dönüştüren bir kit sayesinde son derece düşük maliyette ve bol miktarda üretilebiliyor. Artık İsrail ve ABD uçakları İran hava sahasına fazla bir risk almaksızın girebildiğinden hedefin üzerine kadar uçuyorlar ve bu bombalarla hedefleri vuruyorlar. Ancak, yukarıda değindiğim kritik cephane tüketimi, azalarak da olsa hala devam ediyor.
Konunun uzmanlarının belirtiğine göre, özellikle Patriot ve THAAD’da stoklar ciddi boyutta düşmüş durumda. Bu da Ukrayna veya Asya-Pasifik gibi bölgelerdeki savunma kapasitesini zayıflatıyor.
Gerçi ABD Tomahawk üretimini yılda 90’dan 1000’e, Patriot’ları 600’den 2000’e, THAAD üretimini de birkaç katına yükseltmek için karar almış durumda ama, tüketilen mühimmatın yerine konabilmesi için yıllar gerekiyor. Ayrıca, tedarik zincirindeki roket motoru, sensörler ve en önemlisi büyük oranda Çin denetiminde olan nadir elementler konusunda da dar boğazlar aşılmak zorunda.
Savaş ayrıca askeri platformlar ve personel üzerinde de büyük baskı yaratıyor. Donanmadaki gemiler, özellikle de uçak gemileri, uzun süreli görevlerde yıpranmakta, bakım ihtiyaçları artmakta. ABD gizlemeye çalışsa da, Umman Körfezi’ndeki bir uçak gemisi isabet aldı ve uzun süre devre dışı kalacak. Gemi önce Girit’teki Souda Körfezi’ne gitti, ancak bakım burada gerçekleştirilemeyince Slovenya’daki bir başka limana yönlendirildi. Ayrıca genel olarak ABD donanmasının personeli de aşırı yorgunluk, ailevi stres ve psikolojik sorunlarla karşı karşıya.
ABD silahlı kuvvetlerinin bu savaştan kazandığı bazı deneyimler de var. Ucuz Shaheed (Şehit) SİHA’larına karşı pahalı savunma sistemleri kullanılarak hava savunmasında başarı sağlanamayacağı belirgin olarak ortaya çıktı. O nedenle, daha ucuz ve seri üretilebilen LUCAS (Low Cost Uncrewed Combat Attack System- Düşük Maliyetli İnsansız Saldırı Sistemi) gibi yeni sistemler devreye alınmaya başlandı. ABD silahlı kuvvetleri bu çatışmalardan önemli savaş tecrübesi de edinmekte. Örneğin, yapay zekâ destekli sistemlerin geniş ölçekte kullanması da ilk kez bu savaşta oluyor.
Öte yandan, ABD’nin savaşta kullandığı taktikler, Çin gibi rakipler tarafından mutlaka gözlemlenip analiz edilecektir. Bu da, gelecekte Çin’in Tayvan’ı işgal etme girişiminde bulunması halinde, adayı savunması beklenen ABD’nin ciddi şekilde zorlanmasına neden olacaktır.
Sonuç olarak, ABD Çin’e karşı hazırlık yapmak yerine kaynaklarını İran savaşında tükettiğinden, özellikle Pasifik bölgesinde caydırıcılığı zayıflamış, Ukrayna’ya verebileceği silah sistemleri ve mühimmatı da Körfez’de harcamıştır. Arap müttefikleri de ABD’nin kendilerini savunmakta aciz kaldığını görmüştür. O nedenle, Avrupa NATO’su ve Kanada’ya ek olarak, bu ülkelerin de kendi savunmaları için yeni strateji arayışlarına girmeleri, yeni müttefikler aramaları çok olasıdır. Aynı durum Güney Kore, Japonya, Güney Doğu Asya ülkeleri için de söz konusu olabilir. Özellikle Güney Kore ve Japonya’nın nükleer silah üretimini de yeniden değerlendirmeye almaları çok muhtemeldir. Zaten, Çin’in yükselmekte, ABD’nin de gerilemekte olduğu yeni dünya düzeninde, Trump ve şürekasının yaptığı akıl almaz hatalar bu süreçleri hızlandırmıştır.
Türkiye’nin bu çalkantılı dönemden en az hasarla çıkması için, tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda İsmet İnönü’nün yaptığı gibi, hassas bir denge politikası uygulaması, ekonomik ve askeri yeteneklerini güçlendirmesi elzemdir.


