Türkiye Kuşatılıyor

4 Temmuz 2021’de yayınladığım ‘Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Var’ isimli makalemde, Türkiye’nin dış politikada yaptığı bazı hatalar nedeniyle, ABD ve AB tarafından zor durumda bırakıldığına değinmiş, bu durumdan Yunanistan’ın azami oranda faydalanmaya çalıştığını vurgulamıştım. Aşağıdaki bağlantıdan ilgi duyanlar tekrar okuyabilirler.
https://haber.aero/yazarlar/alper-elicin/garp-cephesinde-yeni-bir-sey-var/
Aradan geçen beş yılda doğal olarak pek çok şey değişti ama, Yunanistan’ın bir takıntısı olduğu anlaşılan Türkiye düşmanlığında maalesef bir değişiklik olmadı. Bu yazımda durumu yeniden değerlendireceğim. Ancak yanlış bir anlamaya mahal vermemek için Türk Yunan dostluğunun her iki ülkenin yararına olacağını düşündüğümü de özellikle vurgulamak isterim.
Son beş yılda Türkiye’nin dış politikasında önemli değişimler olduğu yadsınamaz. Bir zamanlar ‘istediğimiz anda cumhurbaşkanımızın bir imzasıyla Montrö antlaşmasından çıkabiliriz’ noktasındayken, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı başladığında bu antlaşmaya dört elle sarılmamız en önemli gelişmelerden biri oldu. Bu savaşta tarafsızlığımızı korumamız da, Türkiye’yi yönetenlerin dünyaya bakışlarının Cumhuriyet Türkiye’sinin geleneksel dış politikasıyla uyumlu hale gelmeye başladığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Aynı şekilde, İsrail/ABD-İran Savaşı’nda da tarafsız kalmamız Türkiye’nin geleneksel politikalarıyla tutarlı.
Ancak, geçmiş dönemlerde ulusal çıkarlar yerine İhvancı politikalara kapılmamız nedeniyle, Batı Dünyası ve İhvan karşıtı Müslüman ülkelerle olan ilişkilerimize verilen zararlar kolay tamir edilemiyor. Bu durumdan da Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) yarar sağlamaya çalışıyor.
Yunanistan, geliştirdiği strateji çerçevesinde, Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine konumunu güçlendirmek için büyük çaba gösteriyor. Bu amaçla AB’den politik, ABD ve Fransa’dan da hem askeri hem de politik destek alıyor.
Bir kriz halinde Doğu Avrupa’daki NATO ülkelerine hızla müdahale etmek için kurulduğu iddia edilen Dedeağaç’taki dev ABD üssü, askeri desteğe bir örnek. Türkiye’nin bir savaş halinde Boğazları kapatma hakkı göz önünde tutularak inşa edilen bu üs, ABD açısından Türkiye’yi by-pass etmek için düşünüldü. Yunanistan ise bu üssü Türkiye’ye karşı bir güvence olarak görüyor, zira Yunanistan’ın gözünde tek düşman Türkiye.
Aynı şekilde 2028’den itibaren Mora Yarımadası’na konuşlandırılacak F-35’lerin NATO amaçları için kullanılacağına herhalde kimse inanmaz. Burada da hedefin Türkiye olduğu açık. Fransa’dan alınan dört adet fırkateyn (biri teslim edildi), Rafale savaş uçakları, yenilenen F-16’lar gibi, askeri ekipman da bugüne kadar bir NATO operasyonunda yer almadı. Askerden arındırılmış statüde olması gereken Ege Adaları’nda konuşlandırılmaya başlanan ve ABD’den teslim alınan yüzlerce zırhlı araç da bu stratejinin bir parçası. Askeri birlikler, toplar ve İsrail’den alınan hava savunma sistemleri de cabası.
Yunanistan’ın faaliyetleri bunlarla da sınırlı değil. Girit’te Suda Koyu’nda bulunan ve geçmişten beri ABD donanması tarafından da kullanılan askeri limanda, bir süre önce yeni bir rıhtım hizmete girdi. Bu rıhtımın en büyük özelliği ABD’nin en büyük uçak gemilerinin bile yanaşabileceği büyüklükte olması. Yunanistan kendisini adeta bir ABD kolonisine dönüştüren bu girişimleri, sırf Türkiye karşısında ABD’nin desteğini alabilmek için yapıyor. Türkiye’nin dış politikada yaptığı hatalar ve askeri zafiyeti nedeniyle de şimdiden Ege’de önemli kazanımlar elde etti. Antlaşmalar uyarınca Yunan toprağı olan ancak silahsızlandırılmış olması gereken adalara silah ve asker yığan Yunanistan, bir yandan da aidiyeti belli olmayan adaları da işgal ederek Ege’deki tahkimatını güçlendirmeye devam ediyor. AB mevzuatını bahane ederek, uluslararası suları da kapsayacak şekilde, sualtı doğal koruma alanları ilan etmesinin de çevre bilinciyle alakası yok. Amaç Ege’de konumunu güçlendirmek.
Bu arada halen altı mil olan Ege’deki karasularını 12 mile çıkartma girişimlerine de devam ediyor. Bu gerçekleştiği taktirde, Türk gemilerinin Yunan karasularına girmeden Marmara’dan Akdeniz’e açılması mümkün olmayacak. O nedenle Türkiye bu durumu 1995’te savaş nedeni (casus belli) olarak belirlemişti. Yunanistan şimdi bu kararın iptal edilmesini istiyor. Türkiye’ye baskı yapmak için de AB üyeliğini kullanıyor. Bu konuda bizim de, başta Rusya olmak üzere, tüm Karadeniz ülkeleriyle yakın işbirliğine girmemiz gerekiyor.
AB, Trump yönetiminin başa gelmesiyle ABD’ye olan güvenini kaybettiğinden, kendi silahlarını geliştirmeye ve üretimine ağırlık vermeye karar verdi. AB dışından yapılacak silah/mühimmat alımlarına da mali destek sağlayacak. Bu amaçla, SAFE (Security Action for Europe-Avrupa Güvenlik Eylemi) adı altında bir programı devreye soktu. 150 Milyar Euro bütçesi olan bu program, Avrupa ülkelerinin, elden geldiğince yerli kaynaklardan olmak üzere, silahlanmasına finansman sağlamak amaçlı. ABD’nin Avrupa’dan askeri olarak büyük oranda çekileceği ve ağırlığını Uzak Doğu ve Amerika kıtasına vereceği endişesiyle oluşturulmuş bir program olan SAFE, Rusya’nın askeri baskısına karşı silahlanmayı amaçlıyor. Bu programa, AB ülkelerinin onay vermesi halinde, Ukrayna, Birleşik Krallık, Norveç gibi AB üyesi olmayan ülkelerin katılımı da mümkün. Türkiye, bu programa dahil olması halinde, SİHA teknolojileri, elektronik savaş konusunda yaptığı başarılı çalışmalar, zırhlı araç, harp gemisi ve mühimmat üretimindeki yüksek kapasitesi nedeniyle Avrupa savunmasını güçlendirecek önemli bir potansiyele sahip. Ancak, diğer AB ülkelerinin çok istemesine rağmen, Yunanistan, GKRY ve Fransa Türkiye’nin bu girişimini engellemiş durumda. Burada Yunanistan ve GKRY’nin, SAFE’i asıl amacı olan Rusya’ya karşı silahlanmaktan çıkarıp Türkiye’ye karşı kullandığı son derece açık. Fransa ise kendi savaş sanayiine iş yaratmak ve Afrika’da sömürgelerindeki etkinliğini kaybetmesine neden olan Türkiye’yi cezalandırmak niyetinde.
Fransa’nın NATO içerisinde Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye karşı ayrı bir ittifak oluşturması ve Yunanistan’ın nükleer silahlara sahip hiçbir düşmanı olmamasına rağmen, Fransa’nın nükleer şemsiyesi altına girmesi de bu bağlamda düşündürücü.
Yunanistan’ın, Türkiye’nin silah alımlarına da ABD ve Avrupa ülkelerinde yaptığı girişimlerle engel olmaya çalışması, dikkat çeken başka bir durum. Son dönemlerde kendisine silah satan şirketlerle yapacağı anlaşmalara, bu şirketlerin Türkiye’ye satış yapamayacağı şartını getirmek istemesi de ilginç. Başarıp başaramayacağı tabii ayrı bir konu, ama niyet açık.
Yunanistan’ın Türkiye düşmanlığı bununla da bitmiyor. Son günlerde ABD/İsrail-İran Savaşı’nı gerekçe göstererek bazı yeni girişimlerde de bulundu. Rodos’un güneybatısındaki 1947 Paris Antlaşması ile silahsızlandırılmış olan Kerpe Adası’na Patriot bataryaları konuşlandıracağını açıkladı. Bu bataryalar görünüşte İran füzelerine karşı tedbir amaçlı. Son olarak da, yine Bulgaristan’ı korumak iddiasıyla, Çanakkale Boğazı’nın hemen karşısında yer alan ve Lozan Antlaşması uyarınca asker ve silahtan arındırılmış olması gereken Limni Adası’na savaş uçakları konuşlandıracağını ilan etti. Asıl amacı Ege’de oldu bitti yaratmak. Yunanistan, uluslararası camiaya, kendisinin aslında bir takımada ülkesi olduğunu kabul ettirerek, tüm Ege’de hak iddiası peşinde.
Yine İran Savaşı gerekçe gösterilerek, GKRY’ye dört adet F-16 yollandı. Ek olarak Fransa’dan alınan gelişmiş silahlarla donatılmış Belharra sınıfı fırkateyni de bir başka fırkateynle birlikte Kıbrıs açıklarında. Yani amaç çift yönlü. Bir yandan GKRY’ye İran/Hizbullah füzelerine ve SİHA’larına karşı savunma sağlamak, diğer yandan Kıbrıs’ta askeri dengeyi bozmak. İran tehlikesi kalktığında bu uçakların geri döneceği oldukça şüpheli. Nitekim GKRY’yi 3 Mart’ta ziyaret eden Yunan Savunma Bakanı, verdiği demeçte, Yunanistan’ın savaş uçağı göndermesinin Türk askerinin adadan çekilmesi için uygun bir fırsat yarattığını söylemiş ve giden savaş uçaklarının adada kalıcı olacağını vurgulamıştı. Dolayısıyla Türkiye’nin de KKTC’ye savaş uçakları ve çelik kubbe unsurları yollaması yerinde bir karar.
Türkiye’nin kuşatılması için ittifaklar da kurmaya başlayan Yunanistan, Türkiye’nin aşırı agresif (ama sonuç vermeyen) Gazze politikasını da kendi lehine kullanmayı başardı. GKRY’yi de yanına alarak İsrail ile bu amaçla işbirliğine gitti. Bu sayede GKRY ve Yunanistan hem gelişmiş İsrail silahları ediniyor, hem de Türkiye’ye karşı ekonomik/ticari avantajlar sağlıyor. GKRY’de İsrail’in hava savunma sistemleri kurulurken, Yunanistan da Ege Adaları’na İsrail yapımı silahlar yığıyor. Aynı zamanda İsrail ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’de bulduğu büyük doğalgaz kaynaklarını, en ekonomik yol olan Türkiye üzerinden Avrupa’ya boru hatlarıyla nakletmek yerine, gazı elektriğe dönüştürüp kabloyla denizaltından Girit ve Yunan anakarası üzerinden aktarmak için faaliyet gösteriyorlar. Güneydoğu Asya ile Avrupa arasında döşenecek ve dünyanın iletişim omurgasına önemli bir katkı sağlayacak olan fiber optik kablo da, Yunanistan’ın girişimleriyle aynı rotayı izleyecek. Yani ekonomik ve ticari açılardan Türkiye hep ‘by-pass’ ediliyor. Bu ve benzeri projelere zaman zaman Mısır da katılıyor. Nedeni, İhvancı Mursi’ye verdiğimiz destek ve ülkenin iç işlerine karışmamız. Mısır’la olan ilişkilere verdiğimiz ağır tahribat hala tam düzelmemiş durumda. Pakistan’la yaptığımız askeri işbirliği nedeniyle, Hindistan da bu projelere arka çıkıyor.
Yunanistan, Türkiye’nin Libya ile oluşturduğu Münhasır Ekonomik Bölge’yi (MEB) de zorluyor. Libya tarafında kalan bölgelerde, ABD petrol şirketlerini kullanarak sondaja hazırlanıyor. Amaç ABD’yi bu konuda yanına almak. GKRY de benzer bir yöntemi Fransız ve ABD şirketleriyle yapmıştı.
Türk-Yunan ilişkileri, komşumuzun maksimalist tutumu nedeniyle maalesef on yıllardır bir türlü düzelmiyor. Bir yandan Türk-Yunan sorunlarını Türkiye-AB sorununa dönüştürmek çabasında, bir diğer yandan da Fransa, ABD gibi emperyalist ülkelerin şirketleriyle Ege ve Akdeniz’de işbirliğine giderek konumunu güçlendirmeye çalışıyor.
Türkiye, son yıllardaki askeri ve politik zafiyetleri nedeniyle olacak, hep alttan alıyor. Yunanistan da bu durumdan fazlasıyla yararlanmaya çalışıyor. Türk-Yunan ilişkilerinde denge son derece önemli ve bu denge Yunanistan lehine bozulmuş durumda. Gelişmeler, kazaen de olsa, kontrolden çıkar ve bir çatışmaya dönüşürse, her iki tarafın da ağır zarara uğrayacağı kesin. Tarafların NATO üyesi olmaları bir sigorta işlevi görse de, bu tehlike artık maalesef göz ardı edilemez. Halbuki iki tarafın da kazanacağı çözümler bulunmazsa, bu çatışmalardan emperyalist ülkelerin karlı çıktığı belirgin bir şekilde görünüyor.

