İngiliz diplomasisinin becerisi…

Yıl 1962. Senenin ilk ayları.
Kıbrıs’ta ortalık daha birbirine girmemiş. İngiliz hükümeti adada elçilikte görevli bir albaya yazılı bir talimatla görev veriyor.
Talimat şu:
Adayı dolaş ve Türkler eğer garanti anlaşması uyarınca bir müdahale ederlerse bu nereye ve nasıl olur? Askerî açıdan bunu değerlendirip rapor etmesi isteniyor.
İngiliz Albay adayı dolaşıyor ve özetle, askerî açıdan bunun normali Magosa tarafından bir harekât yapmalarıdır diyor. Ama Türklerin şu andaki imkanları geniş değil. Elindeki çıkarma gemileri, Karpaz burnunu geçecek durumda değil. Onun için Magosa’ya çıkarma yapıp oradan adaya yayılması pek mümkün değil. Onun için beklentim, kendilerine yakın olan yerden, Girne’den adaya çıkmaları diyor. Aşağı yukarı 1974’te çıkarmanın yapıldığı Girne’nin batısındaki plajı bile neredeyse tanımlıyor albay. Ondan sonra dağa doğru gitmeleri ve oradan ikiye ayrılmaları diye 74’teki harekât planını da aktarıyor raporunda. Adayı da doğu ve batı diye değil enine bölüyor. Yani aslında bugünkü haritayı da bir anlamda tanımlıyor. İyi mi?
Tekrar ediyorum yıl 1962’nin ilk ayları. Daha iki avukatın katledilmesine mevzu olan cami bombalamaları bile olmamış.
Bahse konu bu anekdot 50 sene kuralı uyarınca İngiliz devleti tarafından gizlilik etiketi kaldırılmış bir dokümandan.
Aktarılan anekdottan İngilizlerin maharetinin Kıbrıs’ta tarafların enerjisini iyi tespit ettikleri anlaşılıyor. Bizim bildiğimizi onlar farklı bir göz ile görüyorlar. Maharetleri tabiri caizse Aikido ya da judoya benziyor. Bunu geniş bir coğrafyada uzun yıllar uygulamışlar. Muhatap oldukları tarafların enerjisini, diplomasiyi kullanarak onları yere vurabilme yetkinliğine sahipler.
Rum tarafına, “git Akritas planını hazırla, Türkleri mahvet”, denilmesine gerek olmadığını görmüşler. Rum-Yunan ikilisinin buna teşebbüs etmeleri durumunda adanın bölünebileceği ve bunu yapmamaları yönünde telkinde de bulunmamışlar. Rum-Yunan ekseninde onları durdurmanın mümkün olmayacağı derecede kanalize olmaya hazır bir toplumsal enerji olduğunu görmüşler. Türklere ’de “TMT’ye dört elle sarıl Türkiye’den kendini savunmak için destek iste mücadele et” de dememişler.
Gidişatı durdurmak adına telkinde bulunmak yerine, bari biz bu iki taraf arasındaki enerjiyi lehimize nasıl kullanırız diye de yazının girişindeki anekdottan anlaşıldığı üzere boş durmamışlar. Türkiye’nin bir harekât yapmasının mümkün olup olmadığını Türkiye’den önce merak edip öğrenmek istemişler!
Bu enerjinin bir soruna yol açacağını, hatta bir gün gele bir harekat olabileceğini, bunun mümkün olduğunu ve bu harekatın nasıl gelişeceğini bile öngörmüşler.
Tüm bunları 1963’ten önce görüp analiz eden sistemin adadaki en yüksek temsilcisinin alıp da 13 Anayasa madde değişikliği üzerinde el yazısıyla tadilat yapması, bir nevi onay vermesi, adada bugünkü statükoyu oluşturmanın ilk adımıdır. Bunu da başka bir kaynaktan, 13 maddelik anayasa değişikliği ile ilgili Klerides’in hatıralarını aktardığı kitaptan tamamlayıp bu sonuca varmak mümkün.
Yani biz bu iki gücü birbirlerini nötralize edecek şekilde öyle bir dizayn edelim ki, biz üslerde mutlu mesut bedavaya oturmaya devam edelim diye düşünülmüş bir planın parçasıdır.
Stratejik önemi defalarca tescil edilmiş, uluslararası hukuk açısından tartışmaya açık olmayan ve son gelişmelere kadar adadaki kamuoyu tarafından neredeyse unutulmuş üsleri 2-3 İngiliz diplomatın çabasıyla son derece ucuza getirmiş olmaları İngilizlerin bugüne kadar statükodan yana tutum sergilemelerinin en büyük sebebidir.
Girişte aktarılan anekdotu bu çerçevede değerlendirmek ve biraz da hayal ederek bugüne taşımak da mümkün. Belgesi ileride çıkar mı bilmiyoruz ama yakın geçmişte İngiltere hükümeti adadaki elçiliğe, “Kıbrıs Türkü ile Rum’u hangi konularda ortak tavır koyabilir, araştırın rapor edin” dese bunun cevabı ne olur?
“Her iki kesimde zaman zaman çıkan yangınlarda ormanlar yanıyor, sel felaketleri yaşanıyor ama iki toplumun enerjisi karşılıklı yardım konusunda yeterli olamıyor. Birlik olmak konusunda kendi toplumsal enerjilerinin tutsağı olan iki toplum var. O “enerji” hala daha canlı. Birlikte hareket etmek, ihtiyaç halinde yardımlaşmak konusunda iki toplum da siyasi iradeyi “ne münasebet” diye paçasından sıkı sıkıya tutuyor ama İngiliz üsleri söz konusu olursa, partiler üstü bir tavır ortaya çıkabilir” diye raporlayabilir mi? Üsler iki toplumu ortak hareket etmeye ve oklarını İngiltere’ye yöneltmeye sebep olur. Bunun sonucunda da bir süre sonra “bedavaya tutmak yok parasını ver” pozisyonu ile karşı karşıya kalırız” sonucunu çıkarır mı?
Raporun devamında da bir anlaşma olursa, zaman içerisinde Türk tehdidinden kurtulmuş Rumlar ve Rum tehdidinden kurtulmuş Türkler, dönüp İngiltere’ye “Ya kardeşim, Kolonyal devri bitti, artık farklı bir çağdayız, üs ne demek, İngiltere nereye, bu üsler nereye, burayı boşalt git diyebilir diye raporlar mı?
İngiltere devleti, Kıbrıs ile ilgili birçok belgenin hala daha gizliliğini kaldırmadı. Bunu da gizliliği kaldırılan belgelerin sayısından tahmin etmek mümkün. Dolayısıyla, o zamanki belgelerin birçoğunun bugün hala neticeleri olduğunu anlıyoruz buradan. Bu belki de bizim yorumumuza biraz kuvvet veren bir unsur haline geliyor
Zaman ilerledikçe netice ayan beyan ortaya çıkmış olsa da belgelerin açıklanması neticenin nasıl alındığını anlamamız ve ne ile karşı karşıya kaldığımızı görmemizi sağlıyor. Bunun pekişmesinin yarattığı farkındalık ile önemli olan bundan sonraki oyunu görüp bozma iradesini gösterebilmektir.


