Bir Kurum, Bir Sistem, Bir İnsan Meselesi…

Dün bir işim vesilesiyle ilk kez Mağusa’daki TC Başkonsolosluğu’na gittim. Daha kapıdan girer girmez, orada bir şeylerin “çalıştığını” hissettim. Otorite vardı ama soğuk değildi; düzen vardı ama insanı ezmiyordu. Güler yüzlü personel, ne yaptığını bilen memurlar ve tıkır tıkır işleyen bir sistem… Sonuçta, makul bir süre içinde işimi tamamlayıp kurumdan ayrıldım. Olması gereken buydu ama ne yazık ki bizde hâlâ “istisna” gibi duruyor.
Hemen ardından yolum KKTC Mağusa Kaymakamlığı’na düştü. Aynı şehir, aynı gün, aynı vatandaş… Ama bambaşka bir tablo. Fiziki koşulların kötülüğünü bir kenara koysanız bile, içerideki hava insanın üzerine çöküyor. Gergin yüzler, isteksiz tavırlar, sanki “sen de nereden çıktın şimdi” der gibi bakan gözler… Daha ağzınızı açmadan suçlu ilan edilmiş hissi. İşinizi değil, sabrınızı sınayan bir ortam.
İşte tam da burada insan ister istemez düşünüyor: Yıllardır bu ülkede neden hâlâ insan odaklı bir kamu hizmeti anlayışını sistem hâline getiremedik? Sorun sadece bina mı, bütçe mi, personel sayısı mı? Yoksa asıl mesele zihniyet mi?
Bir kurumun ciddiyeti bağırarak, somurtarak ya da vatandaşı küçümseyerek sağlanmaz. Gerçek otorite; düzenle, netlikle ve saygıyla kurulur. TC Başkonsolosluğu örneğinde gördüğümüz şey tam olarak buydu: Kural var, sistem var ama en önemlisi insana değer var. Vatandaş bir yük değil, hizmetin merkezinde.
Oysa bazı kamu kurumlarımızda hâlâ vatandaş, memurun işini aksatan bir unsur gibi görülüyor. Halbuki o memur o koltukta, o vatandaş olduğu için oturuyor. Bu basit gerçeği kabullenmeden ne reform olur, ne de güven.
Bu bir karşılaştırma yazısı değil; bu bir aynaya bakma çağrısı. Çünkü mesele sadece bir gün yaşanan iki farklı deneyim değil, yıllardır süregelen bir anlayış farkı. Eğer gerçekten “devlet” olmanın ağırlığını taşımak istiyorsak, önce vatandaşa nasıl davrandığımıza bakmalıyız.
Sistem dediğimiz şey; kâğıt, mühür ve imzadan ibaret değil. Sistem, kapıdan giren insanın kendini nasıl hissettiğidir. Ve ne yazık ki biz bu hissi hâlâ yeterince önemsemiyoruz.
Belki de artık sormamız gereken soru şu: Vatandaş mı devlete hizmet ediyor, devlet mi vatandaşa?
Cevap netleşmeden, değişen pek bir şey olmayacak gibi görünüyor.
