Derviş Doğan

Birlikte Varolmak Mümkün

Kıbrıs meselesi, yarım asrı aşan bir süredir sadece diplomatik bir ihtilaf değil; aynı zamanda Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların kimlik, egemenlik ve gelecek tasavvuru üzerinden yürüttükleri varoluşsal bir tartışmadır. Bugün gelinen noktada tartışma iki keskin uç arasında sıkışmış görünüyor: Ya uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti içinde “eşit hak” iddiası ya da sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinden ayrı ve eşit egemenlik talebi.

Oysa tarihsel gerçeklik, bu iki pozisyonun da kendi içinde çelişkiler barındırdığını gösteriyor. 1960’ta kurulan ortaklık devleti, iki kurucu halkın siyasi eşitliğine dayanıyordu. Ancak 1963–64 krizleri ve ardından gelen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararıyla fiilen Rum liderliğinin “Kıbrıs Hükümeti” olarak tanınması, adadaki dengeyi kökten değiştirdi. Bu süreçte Türk tarafı devlet mekanizmasından dışlandı; Kıbrıs Cumhuriyeti ise uluslararası alanda tek meşru temsilci olarak kabul edildi.

Bugün “Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Rumlar kadar hakkımız var” söylemi hukuki ve tarihsel bir zemine dayanır; çünkü 1960 düzeni iki halkın ortaklığına dayanıyordu. Ancak fiili durum, bu ortaklığın 1963’ten beri işlemediğini gösteriyor. Öte yandan sadece KKTC üzerinden yürütülen “iki eşit egemen devlet” tezi de uluslararası sistemde karşılık bulmuş değil. Türkiye dışında tanınmayan bir yapının küresel meşruiyet üretmesi kolay görünmüyor.

Tam da bu noktada yıllardır masada olan federasyon modeli önem kazanıyor. İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı federal çözüm parametreleri hem Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği raporlarında hem de geçmiş müzakere metinlerinde yer aldı. Federal çözüm; ne üniter bir Rum devleti ne de uluslararası izolasyon içindeki kalıcı bir bölünme anlamına gelir. Teorik olarak bu model, Kıbrıslı Türklerin kurucu eşitliğini ve siyasi güvenliğini garanti altına alırken, Kıbrıslı Rumların da tek uluslararası kimlik ve AB üyeliği beklentisini koruyabilir.

Ne var ki iki toplumun iç siyasetindeki eğilimler bu orta yolu zayıflatıyor. Rum tarafında federasyonu zaman içinde üniter yapıya evriltme hayali taşıyan kesimler var. Türk tarafında ise Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik şemsiyesi altında daha konforlu bir statükoyu tercih eden bir elit yaklaşımı bulunuyor. Böylece iki uç, kendi konfor alanlarını korurken ortak bir gelecek inşa etme iradesi zayıflıyor.

Kıbrıs sorunu belki de en çok bu yüzden çözümsüz: Çünkü çözüm, maksimalist tezlerin törpülenmesini; hem egemenlik hem de paylaşım konusunda karşılıklı fedakârlığı gerektiriyor. Oysa siyaset, çoğu zaman seçmenine fedakârlık değil, kesin zafer vaat etmeyi tercih ediyor.

Gerçek soru şudur: Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, ayrı ayrı “haklılık” anlatılarına mı tutunacaklar, yoksa birlikte yaşayabilecekleri bir düzen için risk alacaklar mı? Eğer federasyon hedefi hâlâ masadaysa, bunun sadece müzakere heyetlerinin değil toplumların da sahiplenmesi gerekir. Aksi halde seçenekler netleşir: Ya kalıcı bölünme ya da çoğunluğun belirleyici olduğu bir yapı.

Kıbrıs’ın trajedisi, çözümsüzlüğün artık olağanlaşmış olmasıdır. Oysa tarih, statükoların sonsuza kadar sürmediğini defalarca göstermiştir. Karar verilmesi gereken belki de “ya o ya bu” değil; birlikte nasıl var olunacağıdır

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu