Bu Yaşananları Belli Ki Ankara Umursamıyor…

Kuzey Kıbrıs’ta yaşananlar artık yalnızca “hayat pahalılığı ödeneği” gibi teknik bir tartışmanın çok ötesine geçmiş durumda. Sokakta biriken öfke, mutfaktaki yangının çok daha derininde bir şeylerin yandığını gösteriyor: Güven duygusu.
Bir ülkede yurttaşların devlete olan inancı sarsıldığında, ekonomik göstergelerin anlamı kalmaz. Bugün Kuzey Kıbrıs’ta konuşulan yalnızca alım gücünün düşmesi değil; yönetim katında dolaşan yolsuzluk, rüşvet ve kayırmacılık iddialarının yarattığı ağır gölgedir. Üstelik bu iddialar, kulis fısıltılarından ibaret değil; üst düzey bürokratların tutuklandığı bir tabloyla somutlaşıyor. Bu noktada mesele, birkaç “çürük elma” meselesi olmaktan çıkar, sistemsel bir sorgulamaya dönüşür.
Halkın tepkisi de tam olarak buradan yükseliyor. İnsanlar sadece daha iyi maaş, daha adil bir vergi düzeni ya da daha düşük enflasyon istemiyor; aynı zamanda temiz bir yönetim, hesap verebilirlik ve şeffaflık talep ediyor. Çünkü biliyorlar ki, kirli bir düzenin içinde hiçbir ekonomik iyileşme kalıcı olmaz.
Tüm bunların ortasında asıl dikkat çeken ise Ankara’nın tavrı. Böylesine ciddi iddiaların ve gözaltıların yaşandığı bir süreçte, mevcut yönetime verilen desteğin sürmesi, kamu vicdanında derin bir yarılma yaratıyor. Siyasi dayanışma ile koşulsuz destek arasındaki çizgi silikleştiğinde, ortaya çıkan manzara sadece bir hükümeti değil, o hükümete destek verenleri de tartışmalı hale getirir.
Oysa gerçek dostluk, hataları görmezden gelmek değil; gerektiğinde yüzleşmeyi teşvik etmektir. Kuzey Kıbrıs halkının bugün ihtiyacı olan şey, sırt sıvazlayan bir sessizlik değil; hukukun üstünlüğünü önceleyen açık ve net bir duruştur.
Bu noktada sorulması gereken soru basit ama yakıcı: Bir yönetim, hakkında bu kadar ciddi iddia varken ve toplumun güvenini bu denli kaybetmişken, dış destekle ayakta tutulmalı mıdır? Yoksa asıl yapılması gereken, halkın iradesinin önünü açacak, temiz ve şeffaf bir sürecin önünü mü aralamaktır?
Kuzey Kıbrıs’ta bugün yaşananlar, küçük bir coğrafyanın iç meselesi değildir. Bu, yönetim ahlakı ile siyasi çıkar arasındaki kadim gerilimin güncel bir tezahürüdür. Ve bu gerilimde hangi tarafın tercih edileceği, yalnızca bugünü değil, yarının nasıl şekilleneceğini de belirleyecektir.
