Çözüm Masası Değil, Çözüm Cesareti

Kıbrıs’ta çözümden söz etmek, neredeyse yarım asırdır kimseyi zorlamıyor. Zor olan, çözümün gerektirdiği siyasal cesareti göstermek. Bugün yaşadığımız tartışma tam da bu ayrım noktasında duruyor: Söylemle yetinenler ile risk almayı göze alanlar arasındaki fark giderek daha görünür hâle geliyor.
Rum liderliğinin son dönemde sağlık ve ticaret alanlarında gündeme getirdiği tek taraflı öneriler, içeriklerinden bağımsız olarak ciddiyetle ele alınmalıdır. Çünkü bu tür adımların değeri, kusursuz olmalarında değil; çözüm iklimine temas edebilme kapasitelerinde yatar. Kıbrıs gibi derin bir güvensizlik zemini üzerinde, niyet beyanı niteliği taşıyan her adım, küçümsenmeden değerlendirilmelidir.
Ancak kabul etmek gerekir ki çözüm iklimi tek yönlü bir hava akımıyla oluşmaz. Bir tarafın attığı adımlar, diğer tarafın sessizliğiyle karşılanıyorsa, bu durum iyi niyeti güçlendirmek yerine anlamsızlaştırır. Tam da bu nedenle, çözüm iradesi göstermek isteyen her aktörün kendi sorumluluk alanına bakması gerekir.
Burada sözünü ettiğimiz sorumluluk, egemenlik tartışmalarının çok ötesindedir. Maronitler, Karpaz’da yaşayan Rumlar, ibadet özgürlüğü, günlük yaşamı zorlaştıran idari pratikler, mülkiyetle ilgili kronikleşmiş küçük ama yakıcı sorunlar… Bunların hiçbiri “nihai çözüm” bekleyecek meseleler değildir. Aksine, çözümün ahlaki ve insani zeminini oluşturan başlıklardır.
Örneğin yıllardır sembolik değeri tartışılmaz olan trafik tabelaları meselesi. Türkçe, Rumca ve İngilizce tabelalar bir devletin zayıflığını değil; kendine güvenini gösterir. Görünürlükten korkan siyaset, özgüvenden değil, endişeden beslenir. Oysa olgun siyasal yapılar, çoğulculuğu bir tehdit değil, normal bir toplumsal hâl olarak görür.
Bu noktada altı özellikle çizilmesi gereken bir gerçek var: İnsan hakları ve azınlık hakları bir pazarlık unsuru değildir. Bunlar karşılık beklenerek verilecek “jestler” değil; evrensel ilkelerdir. “Karşı taraf ne yapacak?” sorusu, bu alanlarda ahlaki bir anlam taşımaz. Çünkü insan onuru, müzakere masasına sürülemez.
Uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler’in ve adadaki sıradan insanların baktığı yer bugün son derece nettir: Kim gerçekten çözüm istiyor? Kim bu isteği yalnızca iç siyasete dönük bir retorik olarak kullanıyor? Bu sorunun cevabı artık kapalı kapılar ardındaki görüşmelerden çok, sahadaki pratik adımlarda aranıyor.
Uzun yıllar boyunca Kıbrıs siyaseti, “önce karşı taraf” kolaycılığına sığındı. Bu yaklaşım, zaman kazandırdı ama güven üretmedi. Oysa güven, bekleyerek değil; risk alarak inşa edilir. Tek taraflı ama doğru adımlar, çoğu zaman en karmaşık müzakere metinlerinden daha güçlü mesajlar verir.
Bugün sağlık ve ticaret alanındaki önerileri kabul etmek mümkündür. Yarın, insan haklarını ve sembolik eşitliği güçlendiren adımları atmak da mümkündür. Bu bir al-ver meselesi değil; nasıl bir siyasi duruşa sahip olmak istediğimizle ilgilidir.
Kıbrıs’ta çözüm, yalnızca bir anlaşma metni değildir. Çözüm, bir zihniyet değişimidir. Ve bu değişim, konfor alanından çıkanlar sayesinde gerçekleşir.
Tarih, çözümü en çok isteyenleri değil; çözüm için en çok risk alanları yazar.
