Derviş Doğan

Güven Ekonominin Vazgeçilmezidir..

Ekonomi, güven üzerine kurulu görünmez bir sözleşmedir. Vatandaş ile devlet arasındaki bu sözleşmenin en kritik maddesi ise belirsizlik dönemlerinde sergilenen tutumdur. Tam da bu yüzden, küresel ölçekte gerilimin arttığı, özellikle global ölçekte   gelişmelerin enerji fiyatlarını ve dolayısıyla enflasyonu yukarı çekme riski taşıdığı bir dönemde alınan her ekonomik karar, sıradan bir teknik düzenleme olmaktan çıkar; doğrudan toplumsal güvenin sınandığı bir meseleye dönüşür.

Bugün dünya ekonomisinin en kırılgan başlıklarından biri olan  enflasyon. Küresel tedarik zincirleri hâlâ tam anlamıyla toparlanabilmiş değil, enerji fiyatları jeopolitik risklere aşırı duyarlı ve finansal piyasalar en ufak belirslikte dalgalanmaya açık. Böyle bir ortamda, küçük ve dışa bağımlı ekonomiler için risk çok daha büyük. Kuzey Kıbrıs gibi ithalata dayalı bir yapıda, dış şokların iç fiyatlara yansıması gecikmez; aksine çoğu zaman daha sert hissedilir.

Tam da bu nedenle “hayat pahalılığı” gibi mekanizmalar yalnızca bir maaş ayarlaması değildir. Bu tür düzenlemeler, vatandaşın alım gücünü korumaya yönelik bir sigorta işlevi görür. Enflasyonun yükselmesinin beklendiği bir dönemde bu sigortanın devreye alınmasını geciktirmek, ekonomik açıdan bakıldığında riskli, toplumsal açıdan bakıldığında ise tartışmalıdır.

Hükümetin hayat pahalılığı artışını 9 ay sonraya erteleme kararı, teknik olarak bütçe disiplini gerekçesiyle savunulabilir. Kamu maliyesi üzerindeki yükü zamana yaymak, kısa vadede rahatlatıcı bir adım gibi görünebilir. Ancak ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Beklentiler, algılar ve güven de en az bütçe dengeleri kadar belirleyicidir.

Sorulması gereken basit bir soru var: Enflasyonun artacağı öngörülüyorsa, bu yükü kim üstlenecek? Eğer yanıt “vatandaş” ise, bu durumda devletin rolü yeniden tartışmaya açılır. Çünkü sosyal devlet anlayışı, özellikle zor zamanlarda yükü hafifletmeyi gerektirir; ertelemeyi değil.

Üstelik enflasyonla mücadelede zamanlama kritik önemdedir. Gecikmiş müdahaleler, çoğu zaman daha büyük düzeltmeler gerektirir. 9 ay sonra yapılacak bir düzenleme, o zamana kadar eriyen alım gücünü telafi etmekte yetersiz kalabilir. Bu da gelir dağılımını bozarken, orta ve dar gelirli kesimler üzerinde daha derin bir baskı yaratır.

Öte yandan, hükümetin karşı karşıya olduğu zorlukları da yok saymak kolaycılık olur. Küçük ekonomilerde kamu gelirleri sınırlıdır ve dış şoklar bütçe dengesini hızla bozabilir. Ancak tam da bu yüzden, kriz dönemlerinde alınan kararların yalnızca mali değil, aynı zamanda sosyal etkileri de gözetmesi gerekir.

Ekonomi yönetimi, iyi zamanlarda yapılan planlarla değil, kötü zamanlarda verilen tepkilerle değerlendirilir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, vatandaşın “devlet yanımda” hissini güçlendirecek adımlardır. Bu bazen maliyetli olabilir; ancak güven kaybının maliyeti çoğu zaman daha yüksektir.

Sonuç olarak, hayat pahalılığı düzenlemesinin ertelenmesi meselesi teknik bir bütçe kararı olmanın ötesine geçmiştir. Bu karar, devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinin nasıl şekilleneceğine dair bir test niteliği taşımaktadır. Eğer ekonomik fırtınanın yaklaştığı düşünülüyorsa, yapılması gereken şey yelkenleri kısmak değil, gemidekilere güven vermektir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu