Hukukla Sıkışan Hamasi Politikalar

Kuzey Kıbrıs, son yılların en büyük uluslararası krizlerinden biriyle karşı karşıya. Fransa’nın Nice Havalimanı’nda tutuklanan İran asıllı, “KKTC vatandaşı” müteahhit Behdad Jafari’nin gözaltına alınması, sadece bireysel bir hukuki süreç değil, çok daha büyük bir çöküşün habercisidir: Kıbrıs Türk sermayesinin uluslararası sistemden dışlanma süreci artık geri dönülmez bir yola girmiş olabilir.
Avrupa’da hukuk çalışıyor. Güney Kıbrıs, yıllardır biriktirdiği “Rum malı” dosyalarını tek tek hayata geçiriyor. Sessiz, sistemli, planlı… Bizim tarafta ise aynı sessizlik yok ama bir başka sessizlik var: Eylemsizlik. Rumlar dava açıyor, biz nutuk atıyoruz. Onlar hukuk yoluyla ilerliyor, biz hamasete sarılıyoruz. Ve sonuç: Avrupa’da bir KKTC vatandaşı daha kelepçeleniyor.
Behdad Jafari olayı yeni değil, sadece daha görünür. Bu sürecin ilk halkası değil, ama kırılma noktası olabilir. Zira mesele bir bireyin Rum malı üzerinde proje yapması değil, bu projelerin devlet eliyle, vatandaşlık verilerek, izinlerle, göz yumulmuş sistemlerle inşa edilmesi. Devletin bir parçası olarak görülen bir müteahhit bugün Avrupa hukukuna göre “suçlu” ilan ediliyorsa, sırada kim var?
Kıbrıs Türk Müteahhitler Birliği Başkanı Cafer Gürcafer’in açıklamaları, meseleyi tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “Dünyaya çıkamayız artık. Kuzey Kıbrıs’a hapsolduk.” Bu cümle sadece bir iş insanının çaresizliği değil, aynı zamanda tüm bir toplumun diplomatik tecritinin ilanıdır.
Simon Aykut vakasında olduğu gibi, yine bir Kıbrıslı Türk ya da vatandaşlık verilmiş bir kişi Avrupa topraklarında tutuklanıyor. Arananlar listesine ekleniyor. Yarın başka bir havalimanında, başka bir isim gözaltına alınırsa kim şaşıracak?
Bu gelişmelerin mimarları, bugün hâlâ “ulusal dava”, “milli duruş”, “egemen eşitlik” sloganlarıyla halkın gözünü boyamaya devam ediyor. Ancak artık bu hamasi dilin, hukuki gerçeklik karşısında hiçbir geçerliliği kalmadı. Uluslararası toplum, KKTC’yi tanımıyor olabilir ama Avrupa hukuk sistemini tanıyor. Ve bu sistem şimdi Kıbrıs’ın kuzeyine doğru yürüyor.
Şunu sormak gerekiyor: Hükümet ne yapıyor? Dışişleri hamaset nutukları dışında hangi adımları atıyor? Vatandaşlık verdiğiniz bir iş insanı Avrupa’da tutuklanıyor, peki siz ne yapıyorsunuz? Diplomatik girişim nerede? Hukuki savunma nerede? Sadece “onlar düşman” diyerek bu fırtınadan kurtulmak mümkün mü?
Bir şey çok açık: Rum tarafı bu süreci yıllardır hazırlıyor. Sessiz, sabırlı ve stratejik. Biz ise günübirlik siyasetle, içe dönük söylemlerle kendi kendimizi kandırıyoruz. Ama artık sahne Avrupa. Artık seyirci değiliz, sanığız.
Bu noktadan sonra iki seçenek var: Ya diplomatik kanalları derhal çalıştırır, uluslararası hukuk içinde bir çözüm ararız… Ya da kendi içimize kapanır, inşa ettiğimiz yapılarla birlikte yavaş yavaş çökeriz.
Kıbrıs Türk halkı, bu süreci seyretmeyi değil, sorgulamayı hak ediyor.
