Derviş Doğan

Kıbrıs’ta Garantörlük Meselesi ve Hukuki Gerçekler…

Kıbrıs meselesi yıllardır hem Türkiye’nin hem de uluslararası toplumun gündeminde yer alıyor. Ancak ne yazık ki bu denli kritik bir konuda dahi zaman zaman hukuki zeminden uzak, ideolojik temellere dayalı yorumlar kamuoyunu meşgul etmeye devam ediyor. Bu karmaşanın en bariz örneklerinden biri de, Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığının dayanağı olan “garantörlük” meselesi etrafında şekilleniyor.

 

1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları sonucunda 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın ortak garantörlüğü altında hayata geçirilmiştir. 1960 Kıbrıs Anayasası’na dayanan bu garantörlük sistemi, üç ülkeye de adadaki anayasal düzenin ve bağımsızlığın korunması için müdahale hakkı tanımıştır. Bu çerçevede Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığı da, 1974’te gerçekleşen müdahalesi de, bu hukuki zemine oturmaktadır.

 

Ancak burada altı çizilmesi gereken temel nokta şudur: Türkiye’nin garantörlüğü, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin değil, 1960’ta kurulan ve halen uluslararası hukuk nezdinde geçerliliğini koruyan ve birçoğumuzun da cebinde kimliğini taşıdığımız Kıbrıs Cumhuriyetinin garantörlüğüdür. Dolayısıyla Türkiye’nin bugün Kıbrıs’ta bulunmasının uluslararası hukuk açısından dayanağı, KKTC değil, 1960 Garantörlük Antlaşması’dır.

 

Tartışmasız olan bu hukuki çerçeveye rağmen, gerek Türkiye’de gerekse adanın kuzeyinde bu konuda ciddi bir bilgi eksikliği ya da daha kötüsü, kasıtlı bir çarpıtma haliyle karşı karşıyayız. Bazı çevreler meseleyi ideolojik zeminde ele alarak tarihi ve hukuki gerçekleri göz ardı ediyor, hatta kimi zaman inkâr ediyor. Bu yaklaşım, yalnızca meseleyi sulandırmakla kalmıyor, aynı zamanda çözüm yollarının da önünü tıkıyor.

 

Kıbrıs meselesi çok boyutlu bir sorun; tarihi, siyasi ve toplumsal katmanları elbette var. Ancak her tartışmanın bir zemini, bir başlangıç noktası olmalı. Bu noktada da garantörlük sistemi, sadece tarihsel bir olgu değil, bugünkü durumun anlaşılması açısından da temel bir referanstır. Gerçekleri ideolojik süzgeçten geçirmek yerine, onları objektif biçimde kabul edip, çözüm önerilerini bu temel üzerinde geliştirmek en doğru yaklaşım olacaktır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu