Derviş Doğan

Kürtaj, Kadın Hakkı ve yasa çelişkisi…

Geçtiğimiz günlerde altı haftalık bir gebeliğin sonlandırılması üzerine bir kadın ve doktorunun tutuklandığına dair bir haber okuduk. Gerekçe: Kürtajın yasa dışı yapılmış olmasıymış.

 

Oysa bu olayda yasa dışı olan bir şey varsa, o da yasa yapım sürecinin bizzat kendisidir.

 

Çünkü Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği’nin Tıp Meslek Ahlak Tüzüğü son derece açıktır: 10. gebelik haftasının sonuna kadar doğum yapıp yapmamaya karar vermek, kadının hakkıdır. Bu, bir tercih değil; bir temel insan hakkıdır. Tıbbi, etik ve insani bir zeminde şekillenen bir haktır bu.

 

Ama ne yazık ki ülkemizdeki yasalar, çoğu zaman birbirini çürütür nitelikte. İşte burada devreye Ceza Yasası giriyor. Bu yasaya göre, evli bir kadının gebeliğini sonlandırması için eşinin de rızası gerekiyor. Peki ama neden?

 

Kocanın rızası da neyin nesi?

Hangi çağdayız biz?

Kadının bedeni üzerinde bu nasıl bir tasarruf hakkıdır?

 

Eğer kadın evli değilse beden kendi mülkiyetindedir, ama evli olunca birden bir başkasının olur. Bunun adı yasa değil, hukuki şiddettir. Hele ki evlilik içi şiddetin, tecavüzün, psikolojik baskının kol gezdiği bir toplumda bu “rıza” şartı sadece trajik değil, tehlikelidir.

 

Zira koca dediğiniz kişi belki şiddet uygulayan biridir. Belki boşanma sürecindedirler. Belki kadın zaten bu gebeliği bir zorbalığın sonucu olarak taşımaktadır. Belki sadece hazır değildir. Sebep ne olursa olsun: Kadın karar vericidir.

 

O nedenle, 6 haftalık yasal sınır dahilinde yapılan bir kürtaj nedeniyle kadının ve doktorun tutuklanması sadece hukuki bir hata değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküştür. Üstelik bu olayda, doktor da kadın da hukuku ihlal etmemiştir; olsa olsa, hukukun kendi içinde yarattığı çelişkilerin mağduru olmuşlardır.

 

Sorarım size: “Eş rızası” şartı hangi akla hizmet eder? Kadının bedeni üzerinde böylesi bir denetim hakkını hangi demokratik hukuk devleti savunabilir?

 

Bugün bir kadının gebeliğini sonlandırma hakkı tartışılıyorsa, esas mesele “ahlak” değil, kadınların hâlâ özne olarak tanınmamış olmasıdır.

 

Kadınların kendi bedeni üzerindeki söz hakkı, toplumsal, hukuki, ahlaki her zeminde tanınmalıdır. Bu ülkenin yasaları, kadınları cezalandırmak için değil, onları korumak için var olmalı.

 

Aksi halde bu tutuklamalar, adalet değil sadece bir absürtlüğün kendisi  olur.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu