Masa Öncesi Denklem Arayışları

Kıbrıs meselesi, onlarca yıldır çözülemeyen bir denklem olarak hem adanın iki halkını hem de bölge siyasetini meşgul etmeye devam ediyor. Gelinen noktada yeniden müzakere masasına dönüş çağrıları yapılırken, geçmişte neyin konuşulduğunu ve neden sonuç alınamadığını hatırlamak sağlıklı bir değerlendirme için şarttır.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin çerçeve belgesi, aslında müzakerelerin ulaştığı aşamanın bir özeti niteliğindeydi. Bu çerçeve; bugüne kadar sağlanan yakınlaşmaları teyit ediyor, uzlaşılamayan başlıklarda ise nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiğine dair bir yol haritası sunuyordu. Yani sıfırdan başlayan bir metin değil, yılların müzakere birikiminin damıtılmış hâliydi. Güvenlik ve garantiler konusu, asker varlığı ve siyasi eşitliğin nasıl hayata geçirileceği gibi temel başlıklar bu çerçevenin omurgasını oluşturuyordu.
Ancak o süreçte tarafların beklentileri örtüşmedi. Özellikle güvenlik ve garanti sistemi konusunda Rum tarafının hedeflediği noktaya ulaşılamadığı görüldü. Buna karşılık siyasi eşitliğin sembol unsurlarından biri olan dönüşümlü başkanlık meselesi de tartışmanın merkezine oturdu. Sürecin sonunda masadan kalkılması, yalnızca teknik bir anlaşmazlık değil; karşılıklı güven eksikliğinin de göstergesi oldu.
Bugün yeniden masaya dönme yönünde beyanlar duyuluyor. Bu tür açıklamalar elbette diplomasi adına önemlidir. Ancak Kıbrıs Türk tarafı açısından mesele, yalnızca “masaya dönmek” değildir. Asıl soru şudur: Aynı şartlarda yeniden oturulacak bir masa, bizi farklı bir sonuca götürecek mi? Yoksa geçmişte yaşananların tekrarı mı olacak?
Kıbrıs Türk toplumu uzun süredir belirsizlik içinde yaşamaktadır. Ne uluslararası alanda tam anlamıyla tanınan bir devlet yapısına sahiptir ne de kapsamlı bir çözümün sağladığı hukuki ve ekonomik güvenceye kavuşabilmiştir. Bu “arada kalmışlık” hali sürdürülebilir değildir. Dolayısıyla yeni bir müzakere süreci başlayacaksa, bunun sadece iyi niyet beyanlarına değil, net ve bağlayıcı çerçevelere dayanması gerekir.
Eğer taraflardan biri yeniden masaya oturacaksa, en azından şu sorunun cevabı önceden verilmelidir: Süreç bir kez daha sonuçsuz kalırsa, Kıbrıs Türk halkının statüsü ne olacaktır? Yıllar süren görüşmelerin ardından tekrar başlangıç noktasına dönmek, adadaki Türk toplumunu daha da derin bir siyasi ve ekonomik belirsizliğe sürükleyebilir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler’in, olası bir başarısızlık durumunda ortaya çıkacak tabloya ilişkin açık ve resmi bir perspektif sunması makul bir beklentidir.
Bunun ötesinde, her yeni görüşme öncesi şartlar ileri sürerek ya da karşı tarafın temel hassasiyetlerini yok sayarak süreci zorlaştırmak, çözüm ihtimalini güçlendirmez. Tam tersine, çözümsüzlüğü kalıcı hale getirme riskini artırır. Kıbrıs meselesi zaten yeterince uzun süredir askıdadır; yeni bir diplomatik girişimin de aynı akıbete uğraması, adadaki iki halk arasında daha derin bir kopuşa yol açabilir.
Gerçekçi olmak gerekir: Çözüm ancak karşılıklı siyasi eşitliğin kabulü, güvenlik kaygılarının dengeli biçimde giderilmesi ve tarafların birbirinin varlığını içselleştirmesiyle mümkündür. Aksi halde müzakere masası, fotoğraf vermek için kurulan geçici bir platformdan öteye geçmez.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, romantik çözüm söylemleri ya da maksimalist talepler değil; netlik, öngörülebilirlik ve uluslararası toplumun sorumluluk üstlenmesidir. Kıbrıs Türk halkının geleceği, belirsiz diplomatik süreçlerin insafına bırakılamayacak kadar önemlidir. Eğer yeniden bir masa kurulacaksa, bu kez sadece iyi niyet değil; sürecin sonunda ortaya çıkacak tabloya dair açık bir vizyon da ortaya konmalıdır. Ancak o zaman müzakereler, gerçekten umut vadeden bir zemine oturabilir.
