Neye Göre Kime Göre

Ekonomik politikaların gerçek hayattaki karşılığını anlamak için rakamlardan çok insanların mutfağına bakmak gerekir. Çünkü bir ülkede alınan her karar, en nihayetinde bir sofraya eksik giren ekmekle ya da bir çocuğun ertelenen ihtiyacıyla ölçülür.
Son dönemde sıkça tartışılan “eşel mobilin dondurulması” ya da hayat pahalılığı artışlarının sınırlandırılması, kağıt üzerinde mali disiplin adına atılmış bir adım gibi sunuluyor. Ancak bu tür kararların toplumun farklı kesimleri üzerindeki etkisi aynı değildir. 200 bin TL ve üzeri gelir elde eden bir kesim için bu tür düzenlemeler, çoğu zaman yalnızca bazı lüks tüketim tercihlerinin gözden geçirilmesi anlamına gelir. Bir tatilin ertelenmesi, bir otomobilin değiştirilmemesi ya da daha sınırlı bir harcama planı… Bunlar zorlayıcı olabilir, ama yıkıcı değildir.
Oysa 100 bin TL ve altı gelirle yaşamaya çalışan geniş kesimler için aynı kararlar çok daha sert bir gerçekliğe karşılık gelir. Bu insanlar için mesele artık “lüks tüketimden vazgeçmek” değil, temel ihtiyaçları karşılayabilmek haline gelir. Gıda, kira, ulaşım ve eğitim gibi en temel kalemlerde bile zorlanmaya başlayan bir kesimin üzerine, hayat pahalılığı karşısında korumasız bırakılmak eklenirse, bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir krize dönüşür.
Burada asıl sorgulanması gereken, alınan kararların kime ne ölçüde yük bindirdiğidir. Ekonomik yükün adil dağıtılmadığı bir düzende, fedakârlık çağrıları inandırıcılığını yitirir. Çünkü fedakârlık, zaten sınırlı imkânlarla yaşayanlardan değil; imkânı geniş olanlardan beklenir. Eğer bir “dondurma” politikası uygulanacaksa, bunun öncelikle yüksek gelir gruplarını kapsaması, alt gelir gruplarını ise koruyacak mekanizmalarla desteklenmesi gerekir.
Bir devletin “sosyal devlet” olma iddiası, tam da bu noktada anlam kazanır. Sosyal devlet, yalnızca büyüme rakamlarıyla övünen değil; kriz anlarında en kırılgan kesimlerini koruyabilen devlettir. Ekonomik kararların merkezine insanı koymayan hiçbir yaklaşım, uzun vadede ne toplumsal huzuru sağlar ne de sürdürülebilir bir düzen kurabilir.
Sonuç olarak, mesele yalnızca ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda bir vicdan meselesidir. Karar vericilerin, toplumun hangi kesiminin neyi kaybettiğini görmeden attığı her adım, adalet duygusunu biraz daha zedeler. Oysa adalet, bir ülkenin en güçlü temelidir. Ve o temel sarsıldığında, en çok da zaten en altta duranlar ezilir.
