Savaşların Bedeli Ağır Olur

İçinde bulunduğumuz bölge, tarih boyunca büyük güçlerin hesaplaşma sahası oldu. Bugün de tablo çok farklı görünmüyor. İsrail ile ABD’nin İran’a yönelik saldırısı ve bunun ardından bölgesel üslerin devreye girmesi, Doğu Akdeniz’i bir kez daha küresel gerilimin merkezine taşıdı..
ABD’nin İngiltere’den üs kullanımı talep etmesi ve Londra’nın “savunma amaçlı” izin verdiğini açıklaması, diplomatik dil ile askeri gerçeklik arasındaki klasik gerilimi hatırlatıyor. Eğer çatışma İran topraklarına yönelik geniş çaplı ve liderlik kadrosunu hedef alan bir operasyon şeklinde gerçekleştiği aşikar. Dolayısıyla bunun “savunma” mı yoksa “önleyici saldırı” mı olduğu uluslararası hukuk açısından ciddi tartışma yaratır.
Burada özellikle Kıbrıs’taki İngiliz üsleri – Akrotiri ve Dhekelia stratejik konumları nedeniyle kilit rol oynar. Bu üsler Orta Doğu’ya yakınlıkları sayesinde operasyonel avantaj sağlar. Ancak aynı zamanda, bu üslerin potansiyel hedef haline gelmesi, adanın tamamını risk altına sokar. Limassol’un teyakkuzda olması ya da Mağusa’nın menzil tartışmaları içinde anılması, savaşın “uzakta” değil, doğrudan yaşam alanlarımızın çevresinde hissedilebileceğini gösterir.
İran’ın muhtemel karşılık senaryoları da önemlidir. Tahran doğrudan ABD ya da İsrail topraklarını hedef almak yerine, bölgedeki askeri altyapıyı, enerji hatlarını veya müttefik ülkelerdeki üsleri hedef almayı tercih edebilir. Bu da çatışmanın kontrollü bir operasyon olmaktan çıkıp çok cepheli bir krize dönüşmesine yol açabilir.
Böylesi bir savaşın üç temel sonucu olur:
Birincisi, bölgesel yayılma riski. Lübnan, Suriye, Irak hattı hızla hareketlenebilir.
İkincisi, enerji güvenliği krizi. Hürmüz Boğazı ve Doğu Akdeniz enerji projeleri doğrudan etkilenir.
Üçüncüsü, uluslararası hukuk ve meşruiyet tartışması. Liderlik kadrosunu hedef alan bir saldırı, rejim değişikliği operasyonu algısı yaratır ve küresel kamplaşmayı derinleştirir.
Siyasi liderlerin “savunma” vurgusu yapması kamuoyunu yatıştırmaya yönelik olabilir; ancak savaşın doğası gereği karşı taraf da kendini savunma refleksiyle hareket ettiğini iddia eder. Böylece “savunma” söylemi, gerilimin tırmanışında ortak bir retorik haline gelir.
Asıl mesele şu: Bu tür çatışmalar kısa ve cerrahi operasyon olarak planlansa bile, çoğu zaman hesaplanamayan sonuçlar doğurur. 2003 Irak müdahalesinde görüldüğü gibi, başlangıçtaki askeri üstünlük uzun vadeli istikrar anlamına gelmez. Güç projeksiyonu kolaydır; kalıcı barış ise çok daha zordur.
Doğu Akdeniz’de yaşayan toplumlar açısından soru nettir: Büyük güçlerin stratejik hesaplarının bedelini kim ödeyecek? Üslerin varlığı güvenlik mi sağlar, yoksa kriz anında hedef haline mi getirir?
Savaşın kapımıza gelmesi ile evimizin içine girmesi arasındaki fark, birkaç yüz kilometre değil; birkaç siyasi karardır. Ve o kararlar çoğu zaman bu coğrafyada yaşayan halkların iradesi dışında alınır.
Sonuç olarak, böyle bir senaryo gerçekleşirse mesele yalnızca İsrail,ABD, ran hattında kalmaz. Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve hatta Avrupa güvenliği doğrudan etkilenir. Gerçek tehdit sadece füzeler değil; gerilimin normalleşmesi, savaş dilinin sıradanlaşması ve toplumların buna alışmasıdır.
Barışın alternatifi yalnızca askeri değil, insani ve ekonomik bir yıkımdır. Ve tarih bize şunu öğretir: Savaş başladığında, onu başlatanların kontrolünde kalmaz.
