Tahsin Bey’in Kafası İyice Karışmış.

Tahsin Ertuğruloğlu’nun “artık toplumlar arası görüşmelerin sona erdiği ve Cumhurbaşkanı’nın müzakereci olmadığı” yönündeki açıklaması, Kıbrıs meselesinin mevcut diplomatik çerçevesiyle ciddi bir gerilim içermektedir. Bu tartışma, yalnızca bir yetki polemiği değil; Kıbrıs Türk halkının uluslararası zemindeki siyasi konumuna dair temel bir meseledir.
Kıbrıs Türk toplumunun lideri, doğrudan halk oyu ile seçilen Cumhurbaşkanıdır. Bu makam, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde yürütülen süreçlerde toplumun temsilini üstlenir. Bu temsil, kişisel bir inisiyatif değil; kurumsal ve demokratik meşruiyete dayanan bir görevdir. Dolayısıyla “müzakere yetkisi” tartışması, bir şahsın rolünden ziyade, Kıbrıs Türk halkının siyasi özne olarak kabul edilip edilmediği sorusuna temas eder.
Uluslararası müzakere pratiğinde statü, açıklamalarla değil; tanımlanmış çerçevelerle belirlenir. Birleşmiş Milletler parametreleri, iki toplumun siyasi eşitliği temelinde bir çözüm arayışını esas alır. Bu eşitlik yalnızca sembolik değildir; masada taraf olmayı, görüş bildirmeyi ve bağlayıcı süreçlere katılmayı içerir. Eğer bugün Kıbrıs Türk tarafı, uluslararası toplum nezdinde ayrı bir siyasi özne olarak muhatap alınıyorsa, bu durum yıllar içinde oluşmuş bu kurumsal statünün sonucudur.
Bu nedenle, müzakere mekanizmasının sona erdiğini veya yetkinin ortadan kalktığını ilan etmek, diplomatik gerçeklikten ziyade iç siyasi söylem niteliği taşır. Uluslararası süreçler, tek taraflı beyanlarla askıya alınmaz. Aksine, bu tür açıklamalar, Kıbrıs Türk tarafının müzakere masasındaki konumunu zayıflatma riskini beraberinde getirebilir.
Öte yandan dış politika makamında bulunan kişilerin meşruiyet zemini ile Cumhurbaşkanlığı makamının meşruiyeti farklıdır. Cumhurbaşkanı doğrudan halkın oyuyla belirlenirken, bakanlar atama yoluyla görev alır. Bu durum, anayasal düzenin doğal sonucudur; ancak demokratik temsil gücü bakımından iki makam arasında nitelik farkı bulunduğu da açıktır. Toplum adına nihai siyasi iradeyi temsil eden makamın kim olduğu tartışması, bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Kıbrıs sorunu, günübirlik çıkışlarla değil; uzun soluklu ve dikkatle yürütülmesi gereken bir diplomasi alanıdır. Siyasi eşitlik, yalnızca bir söylem değil, korunması gereken bir statüdür. Bu statünün korunması ise kurumların yetkisine saygı göstermekten ve halkın demokratik iradesini tartışmaya açmamaktan geçer.
Sonuç olarak mesele, bir kişinin sözlerinden ibaret değildir. Asıl mesele, Kıbrıs Türk halkının uluslararası alandaki siyasi varlığının hangi zeminde savunulacağıdır. Bu zemin, kişisel görüşlere göre değiştirilemez; ancak tutarlı ve sorumlu bir siyasetle güçlendirilebilir.
