Uluslararası Hukukun Yeniden Aktörleşmesi…

Uluslararası hukuk, uzun bir süredir küresel siyasetin gerisinde kalan, çoğu zaman ihlalleri kayda geçirmekle yetinen pasif bir normlar bütünü görünümünde. Oysa içinde bulunduğumuz “yeni dünya düzeni”, bu pasifliği artık sürdürülemez kılıyor. Güç dengelerinin hızla değiştiği, çok taraflılığın aşındığı ve normatif çerçevenin sistematik biçimde zorlandığı bir uluslararası ortamda, hukukun yalnızca tanıklık eden değil, yön veren bir hat üzerinde yeniden konumlanması gerekiyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, uluslararası hukukun yalnızca teknik bir düzenleme alanı olmadığını; aynı zamanda siyasal irade, ahlaki tutarlılık ve tarihsel sorumluluk gerektiren bir mücadele zemini olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Hukuk, eğer küresel adaletsizliklere karşı sessiz kalırsa, meşruiyetini de etkisini de yitirir. Bu nedenle uluslararası hukukun, ihlaller karşısında nötr bir gözlemci olma konforundan çıkarak, yeniden aktörleşmesi kaçınılmazdır.
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzen, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokratik değerler etrafında şekillenmişti. Bu düzen kusursuz değildi; hatta çoğu zaman seçici uygulamalarla eleştirildi. Ancak yine de temel bir iddia taşıyordu: Gücün sınırlandırılması ve insan onurunun evrensel olarak korunması. Bugün ise aynı değerler, tam da bu iddiayı aşındıran güç siyaseti karşısında yeniden ve daha cesur biçimde inşa edilmek zorunda.
Bu noktada mesele yalnızca normların varlığı değil, bu normların kimler için ve nasıl işletildiğidir. Uluslararası hukukun inandırıcılığı, kuralların evrenselliği ile değil, uygulamadaki eşitliğiyle ölçülür. Güçlü aktörlerin fiilen dokunulmaz olduğu, zayıf olanların ise hukukun tüm ağırlığını hissettiği bir sistem, hukuki olmaktan çok siyasidir.
Dolayısıyla hukukun yeniden aktörleşmesi, aynı zamanda bu çifte standardın açıkça sorgulanmasını da gerektirir.
Elbette bu sorgulama, daha derin bir yüzleşmeyi de zorunlu kılıyor: Sömürü ve sömürgecilik mirasıyla yüzleşmeyi. Günümüz küresel eşitsizlikleri, büyük ölçüde tarihsel güç ilişkilerinin ve sömürgeci düzenlerin devamı niteliğindedir. Uluslararası hukuk, bu mirası görmezden geldiği sürece, adalet iddiası eksik kalacaktır. Gerçek bir normatif yenilenme, yalnızca bugünün ihlallerine değil, bu ihlalleri mümkün kılan tarihsel yapılara da bakabilmeyi gerektirir.
Bu bağlamda uluslararası hukukun geleceği, teknik reformlardan çok daha fazlasına bağlıdır. Gerekli olan şey, hukuku yeniden siyasal ve ahlaki bir özne olarak düşünmek; onu güç ilişkilerinin edilgen bir yansıması olmaktan çıkarıp, bu ilişkileri dönüştürmeye talip bir araç haline getirmektir.
Bu da ancak tutarlı bir siyasal irade, kapsayıcı bir çok taraflılık ve evrensel değerler konusunda samimi bir kararlılıkla mümkün olabilir.
Sonuç olarak, uluslararası hukuk ya mevcut düzenin sessiz bir kaydedicisi olmaya devam edecek ya da küresel adalet arayışında yeniden söz sahibi bir aktör haline gelecektir. İçinde bulunduğumuz tarihsel eşik, ikinci yolu yalnızca bir tercih değil, bir zorunluluk haline getirmiştir.
