Hasan Hastürer

“Akran zorbalığı, bir çocuğun içten içe ufalanmasıdır”

Okullarımızdaki akran zorbalığını uzun zamandır izliyorum. “Akran zorbalığı, görmezden gelindikçe büyür, küçümsendikçe kök salar…” başlığıyla 19 Aralık Çarşamba günü yazdım.

Yazımın özünü yansıtan bölümlerden biri, şu bölümdü:

   “Bu mesele yalnızca çocukların meselesi değildir. Akran zorbalığı, yetişkinlerin aynasıdır. Evde şiddet gören, sürekli azarlanan, değersiz hissettirilen bir çocuğun, okulda başkasına zorbalık yapması tesadüf değildir. Toplumda güçlü olanın her şeyi yapabildiği algısı, okul bahçesine bire bir yansır.

   Küçük bir zorbalık, büyük bir adaletsizliğin minyatürüdür.”

***

   Girne Oğuz Veli Ortaokulu’ndan bir kız çocuğu babası aradı. “Allah razı olsun Hasan Bey, akran zorbalığı çok önemli bir sorundan öte çok büyük bir dert.” dedi.

Kızına gönderilen bir mesajın ekran görüntüsünü iletti. Şok oldum. Kimseye gösteremeyeceğim kadar seviyesiz, korkunç bir içerik.

Aynı babadan duygularını, görüşlerini bana yazmasını, ismini vermeden köşemde yer vereceğimi söyledim.

   Yazdı, gönderdi. İşte akran zorbalığı mağduru kızı olan babanın mektubu:

***

“Bu satırları bir baba olarak yazıyorum…

   Ama aslında yazan sadece ben değilim. Yazamayan, sesi kısılmış, çaresiz bırakılmış binlerce ebeveynin boğazında düğümlenen öfke konuşuyor burada.

   Ben çocuğumu okula gönderirken, onu hayata hazırladığımı sanıyordum. Meğer her sabah, bilmeden bir savaşın içine yolluyormuşum. Ortaöğretimdeki bir çocuğun yaşadığı akran zorbalığı, birkaç laf atma, iki itiş kakış değil. Bu, bir çocuğun içten içe ufalanmasıdır. Gün gün eksilmesidir. Eve geldiğinde suskunlaşmasıdır. Durup dururken sinirlenmesidir.

Bir baba olarak şunu söylemek zorundayım,

   Sözel şiddetin izi görünmez, fizikselden daha derindir. Gece uykularında çıkar ortaya. Bir kelimeyle tetiklenen korkuda, sabaha kadar dönüp duran bir zihinde… Benim çocuğumun yüzünde gördüğüm şey yorgunluk değildir, usanmışlıktır. Ve bu, bir çocuğa ağır gelir.

   Okullarda yaşananlar artık “yaramazlık” değildir. WhatsApp gruplarında savrulan küfürler, birbirine ve öğretmene edilen pervasız hakaretler, utanma duygusunu tamamen yitirmiş bir dildir… Bunlar normalleştiğinde, şiddet de sıradanlaşıyor. En çok da buna öfkeleniyorum. Kimsenin şaşırmamasına. Kimsenin gerçekten dur dememesine.

   Öğretmenler mi? Onlar da tükenmiş durumdadır. Konuşuyorlar, bağırıyorlar, çağırıyorlar, arabuluculuk yapıyorlar. “Bir daha olmayacak” deniyor. Birkaç hafta geçiyor. Sonra her şey en baştan başlıyor. Aynı çocuk, aynı korku, aynı yalnızlık. Benim evladım için zaman ilerlemiyor, her gün aynısı tekrar yaşanıyor.

   Ve bir gün, o cümle söyleniyor, “Polise taşıyın.” İşte orada bir baba olarak içimden bir şey kopuyor.

Ben çocuğumu ve biz çocuklarımızı polise, mahkeme salonlarına mı hazırlamak zorundayız? Henüz kimliğini, duygularını, sınırlarını anlamaya çalışan çocuklarımızı polisle, savcıyla, hâkimle tanıştırmak mı çözüm? Adalet ararken, çocuklarımızı bir travmanın daha içine mi itmeliyiz?

Devletin soğuk koridorlarında yürüyen, o mahkeme salonunda bu çocuklarımızın yüzüne kim bakacak? O kapıdan çıktığında “hak yerini buldu” mu diyeceğiz, yoksa “bir yara daha açıldı” mı?

Üstelik gerçeğimiz şu iken, dosyalar yığılmış, adliyeler dolmuş, adalet yük altında eziliyor. Okullarda çözülemeyen her sorun, yargının önüne mi bırakılmalı! Eğitim sistemi bir yarayı taşıyamadığında, yargının bunu iyileştirmesi bekleniyor. Bu bir çözüm değil, eğitim sisteminin sorumluluktan kaçışıdır.

Asıl soru şudur ve bunu bir baba olarak haykırıyorum, Biz çocuklarımıza neyi miras bırakıyoruz?

   Saygının yerini küfür ve psikolojik şiddet almışsa, güç gösterisi empatiyi ezip geçmişse, rehberlik yerini cezaya bırakmışsa… Kaybeden sadece zorbalığa uğrayan çocuk değildir. Zorbalık yapan da kaybeder. Çünkü sınır öğrenmeden, vicdan tanımadan, başkasının acısını hissetmeden büyür.

Bu yükü bir babanın omzu kaldırmaz.

Bir ailenin üzüntüsüyle, taşınmaz.

Bir öğretmenin iyi niyetiyle de, çözülmez.

   Bu, eğitim politikalarının, dijital alanların denetimsizliğinin, psikolojik destek mekanizmalarının yetersizliğinin ve toplum olarak suskunluğumuzun ortak sonucudur. Çocukları “ya sus, ben okul olarak çözemiyorum, ya polise git” ikilemine sıkıştıran bir düzen sürdürülebilir değildir.

   Ben çocuğumun okula korkuyla değil, umutla gitmesini istiyorum.

Sesini bağırarak değil, dinlenerek duyurabilmesini istiyorum.

   Ve hiçbir çocuğun, daha hayatın başında, adalet ararken yeniden yaralanmasını kabul etmiyorum.

   Çünkü çocuklar geleceğimiz değil,

   Bugünümüzdür.”

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu