Hasan Hastürer

Barış için mi, çözüm için mi kapıyı tıklayalım? (2)

 Bu başlığı belirleme nedenim, 2025’in son günü, Lokmacı’dan güneye geçerken ara bölgede torunum Zara’nın, üzerinde, “KNOCK THE DOOR FOR PEACE” (Barış için kapıyı çal” yazan dekoratif Kıbrıs kapısını çalması.

   Zara, içeriden barışın ses vermesini bekliyordu.

   Ses gelmedi.

***

   Daha önce de oradan geçerken kapıyı ve üzerinde “KNOCK THE DOOR FOR PEACE” yazısını fark etmiştim.

   Bu kez Zara, kapıyla ilgilenince durup düşündüm.

   Kapıyı değil, yazıyı sorguladım.

   Keşke, “KNOCK THE DOOR FOR PEACE” yerine “KNOCK THE DOOR FOR SOLUTION” Çözüm için kapıyı çal, yazılsaydı.

***

1974’ten beri adada ateşkes anlaşmasının yürürlükte olduğu biliniyor.

Ancak kimse o ateşkes anlaşmasının devamı, ya da yırtılıp atılmaması için özel bir çaba göstermiyor.

Öyle bir çabaya pratikte gereksinim de yok.

   14 – 16 Ağustos 1996’da iki Kıbrıslı Rum’un ölümüyle sonuçlanan, Motosikletli Fanatik Rumların neden olduğu sınır eylemelerinden sonra, adada barış ortamını tehdit eden bir gelişme yaşanmamıştır.

   23 Nisan 2003’te kapıların açılması, serbest dolaşımı başlatarak toplumsal ilişkileri ve ekonomiyi etkileyen yeni bir dönem başlattı. Sürekli olmasa da 24 saat iç içe bir hayatı var etti.

   Güneyde birkaç küçük olayın dışında 23 yıldır, çatışmayı tetikleyecek hiçbir ciddi olay olmamıştır.

   Gazze’de, Suriye’de, Irak’ta ve sıcak çatışmaların yaşandığı dünyanın değişik köşelerine baktığımız zaman Kıbrıs’ta barışın olmadığını kimse söyleyemez.

   Güven verici barış koşulları olmasa, karşılıklı bu kadar yoğun geçiş olur muydu?

   Olmazdı.

***

Rumlar ve Yunanlılar, 20 Temmuz 1974’teki Türkiye’nin askeri müdahalesine BARIŞ HAREKATI denmesine itiraz eder. Kendi açılarından, haklı olabilirler.

   Ancak, pratiğe baktığımız zaman 1 Nisan 1955’te EOKA’nın resmen aktif hale gelmesinden bugüne, çatışmanın olmaması bir yana, silah sesinin duyulmadığı zaman dilimi, 1974’ten günümüze geçen 52 yıl değil midir?

   Türkiye, 1974’te adaya gelip askeri güç dengesini Türk tarafı lehine değiştirene kadar, Rumlar istedikleri zaman, güç kullanarak belirledikleri hedeflere ulaşabilmişlerdi.

   Kıbrıslı Türklerin, Rumlara güvenmemesinin ve de Türkiye’nin garantörlüğünü istemesi o yıllardan gelen artçı travmaların eseridir.

***

Dünkü yazımın son bölümü şöyleydi:

   “…KKTC bir hukuk devleti olarak tanımlansa da, siyasi tanınmamışlık, uluslararası hukuka entegre olmamanın, demokrasi, insan hakları, temiz toplum dahil pek çok konuda olumsuz etkileri vardır.

                                                                     ***

   Bu durum sürdürülebilir değildir.

   Kıbrıslı Türkler, çözümü bu nedenle istiyor.

   Kıbrıslı Türkler, çözümü uluslararası hukukla, yasal zeminde buluşmak için istiyor.

   Kıbrıs sorununa, yaşayabilir bir çözümü de bu nedenle arzuluyor.

   Eğer, “iki bölgeli, iki toplumlu”… diyerek başlayan çözüm gerçekleşmeyecekse kaçınılmaz olarak farklı alternatiflerle, Kıbrıslı Türkler, kendi hukuk düzenleri, kendi yönetimleriyle uluslararası hukukla, uluslararası camiayla doğrudan bağ için yolları daha aktif olarak deneyecektir.”

                                                                       ***

   Kıbrıs’ta Türk, Rum ayırımı olmaksızın, yaşayabilir bir çözüm isteyen iki kişi, varsa birinin ben olduğuma inanırım.

   Çözümün model tanımlamasını yıllardır, yazılarımda hiç kullanmadım. Bundan sonra da kolay kolay kullanmayacağım. YAŞAYABİLİR ÇÖZÜMÜ bulmak için masaya oturulduktan sonra varılacak anlaşma, ulaşılan çözüm, en doğru olacak.

Ancakkkkkkk !!!

   Özellikle uluslararası camiaya bir soru sorarak yazımı, noktalıyayım. “Rum tarafı, uluslararası tanınmışlığın konforuyla, Annan Planında olduğu gibi uluslararası camianın da benimseyeceği yeni bir çözüm noktasına gelmezse, engellerse, Kıbrıslı Türklere ne yapmalarını önereceksiniz?

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu