Hasan Hastürer

Gurbetten her ses, bana hüzünlü şarkı gibi gelir…

Çarşamba öğleden sonra televizyon programım için KIBRIS TV’ye gidiyorum.

Arabanın radyosunda Radyo Juke’da sevgili Altekin Erginel’in sesiyle buluştum. Kendi çizgisinde başarılı program yapan bir gencimiz.

Şarkı arasından yararlanıp, seslenip hem kutlamak hem de espri yapmak istedim.

“Bir evladın ana babasına en güzel armağanı, duruşu ve yaptıklarıyla onları mutlu edip, onurlandırmaktır. Sen bu bağlamda da çok hayırlı bir evlatsın” dedim.

“Hasan Abi sana bir şarkı armağan edeyim” deyince, “Program akışına göre, programın rengine uygun bir şarkı” dedim gülerek.

“Barış Manço’dan Kara Sevda”nın benin için armağan edilecek şarkı olduğunu öğrenince, doğruya doğru an içinde duygulanıp şunları söyledim: “Kara sevda negatif çağrışımlı bir ifade. Ancak diğer yandan hüzne ve sıkıntılara rağmen, kesintisiz aşkı anlatır. Benim kara sevdam Kıbrıs aşkım, Kıbrıs sevdamdır.”

***

Kısmet oldu bir yanda Avustralya, öte yanda Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın çok değişik köşelerinde bulundum.

Nereye gidersem gideyim gözüm Kıbrıslı Türk kardeşlerimi arar.

Çok ilginçtir, Kıbrıs’a göre en uzak ülkelerde örneğin, Avustralya ya da ABD’de yaşayan Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs kültürünü, hiç bozulmamışça yaşatıyor.

New York yakınlarında evde hazırlanan Kıbrıs yemeklerinden oluşan sofradaki Kıbrıs havasını hiçbir yerde görmedim.

***

Bu satırları tetikleyen dünkü televizyon programından sonra Londra’dan aldığım bir telefon.

Kıbrıslı bir kardeşim arayıp, hüzünlü bir sesle şunları aktardı:

“Hasan Abi, borç harç, üstüme üstüme geldi. Çareyi Londra’da aramak için buraya geldim. Buralarda kimse parayı yerden toplamıyor. Çok sert çalışıyorum. Kazancım hayatımı sürdürmeye yetiyor ama, tasarruf yapamıyorum. Seni izlerken Kıbrıs havasını alıyorum. Bazen duygulanır, ağlarım. Londra’ya gelmek zorundaydım. Ancak bir gün bile mutlu olmadım.”

***

Gurbetten her ses, bana hüzünlü bir şarkı gibi gelir…

Dün görüşmemde buluştuğum seste de hüzün vardı.

Aklım yıllar öncesi Londra’sına götürdü.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamlesi (AKPA) toplantıları için gittiğim Strasbourg dönüşü Kuzey Londra’daki Wood Green tren istasyonu yakınında kardeşimi bekliyordum.

   Yağmurlu bir Londra öğleden sonrasıydı. Yağmur sularının akıp gittiği Londra sokaklarında akıp giden insan seli içinde bir çift gözle, göz göze gelmiştim.

   Tanımıyordum. Ancak onun beni tanıdığı bakışlarından belliydi. Ben o tanımadığım insanla saniyeden de kısa bir zaman içerisinde, daha yanıma gelmeden sıcak bir iletişim kurduğumu fark etmiştim.

Gelip seslenince aramızda şu sohbet geçmişti.

– Merhaba. Siz beni tanımadınız ama ben sizi tanıdım.

– Haklısın tanımadım.

– Günlük radyo programı yaparken belediye konularında Mağusa’dan arayıp programlarınıza katılıyordum.

İsmini de verince daha iyi anımsamıştım.

– Seni gördüğüme memnun oldum.

– Ben seni gördüğüme memnun olmadım.

*      *       *

Neden memnun olmadığımı, anlattım süratle.

Kendi ülkemin insanını yurt dışında, kolay olmayan koşullarda ekmek peşinde görmek beni üzüyor. Üzmenin ötesinde kahrediyor. Karşımdaki insan da çoluk çocukla yolları düşmüş ekmek, gelecek arıyordu. Yaşadıkları film gibi.

***

Bu konudaki düşüncem elli sene önce neyse elli sene sonra da odur.

   Aynı veya farklı görüşlere sahip olmak hiç önemli değil. Yeter ki kendi öz yurdumuzda olalım, daha güzel bir gelecek için ister birlikte mücadele edelim isterse farklı siyasi şemsiyeler altında “kavga” edelim. Hiç far etmez.

Kıbrıs’tan göç eden insanlarımız salt ekonomik nedenlerle mi göç etti?

Hayır, kesinlikle tek neden ekonomik zorluklar ve gelecek kaygısı değildir. En önemli neden, zor dönemde saygı ve sevgiyle toplumsal dayanışmayı başaramamamızdır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu