Haritada küçük, hafızada ağır bir ada, Kıbrıs…

“Kıbrıs bir ada mıdır, cennetten bahçe midir?” Bu şarkıyı her Kıbrıslı Türk mutlaka okumuştur. Ancak tarihin akışında hafızalarda Kıbrıs, neredeyse cennetten bir parça hiç olamadı.
Kıbrıs… Haritada küçük, hafızada ağır bir ada.
***
Bu adada yaşanan her kritik kırılmada, terazinin kefesine konulan sorumluluk hiçbir zaman eşit tartılmadı. Eşit tartılamadı. Çünkü tarih sadece olanları değil, olanlara verilen tepkileri de yazar. Kıbrıs’ta o tepki çoğu zaman Rum tarafında eksik, gecikmiş ya da bilinçli şekilde bastırılmıştır.
Hiçbir taraf yüzde yüz haklı değildir. Hiçbir taraf yüzde yüz haksız da değildir. Bu, hayatın da siyasetin de değişmez kuralıdır.
Ancak, Kıbrıs meselesinde sorumluluk dağılımı yapılacaksa, oranlar konuşur. Güç konuşur. Niyet konuşur. Bu üç başlıkta Rum tarafının yükü daha ağırdır.
***
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti… Kağıt üzerinde bir ortaklık, ruhunda bir zorunluluktu. Rum tarafı bu devlete isteyerek değil, mecbur kalarak geldi. O yüzden anayasa bir metin olarak yaşadı ama bir “ruh” olarak yaşayamadı. Anayasal kimlik üç yıl, sadece üç yıl sürdü.
Neden? Çünkü, kader birliği istenmedi. Ortak yönetim içselleştirilmedi.
Türklerle eşitlik hiçbir zaman “doğal hak” olarak görülmedi. Bugün hâlâ aynı sorunun etrafında dönüyoruz.
***
Ulusal kimlik yaratılabilir mi? Hayır. Yaratılamaz.
Kıbrıslılık dediğimiz üst kimlik bile geniş kabul görmemişken, iki ayrı tarih, iki ayrı hafıza, iki ayrı korku üzerine tek bir ulus inşa etmek romantizm olarak nitelendi. Bu yönde özellikle Rum toplumunda, arzu bile seslendirilmedi.
Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Türk Kimliğini öde tutmakla birlikte Rumlara göre daha fazla Kıbrıslıdır. Bunu yabancılar gözleyip, söylüyor.
***
Rum toplumuna güncel bir bakış turu yapalım. EOKA’nın gölgesi hâlâ orada.
Evet, fanatikler çoğunluk değil. Bunu kabul edelim. Ama mesele çoğunluk değil.
Mesele sessizlik. Fanatik azınlık konuşur, hareket eder,çoğunluk susar.
O suskunluk, en az o fanatik çıkışlar kadar belirleyici olur. Ceza hukukunun basit bir kuralı vardır… Suçu görüp susan, suça ortaktır. Kıbrıs’ta bu kural özellikle Rum toplumunda çalışıyor.
***
EOKA’nın yıl dönümlerinde sergilenen görüntüler, atılan sloganlar, geçmişi kutsayan ifadeler… Bunlar sadece nostalji değil. Bunlar mesajdır. O mesaj, adanın Kuzey yarısında endişe üretir.
Bu endişeyi gidermek için Rum toplumundan güçlü bir itiraz yükseliyor mu? Hayır.
İşte sorun tam da burada, “Rumlar akıllanmıyor” diyenlere karşı çıkmak isterdim.
Ama elimde güçlü bir veri yok.
***
Megalo İdea VE ENOSİS…
Bu iki kavram, Rum toplumuna ne kazandırdı?
Toprak mı? Hayır.
Huzur mu? Hayır.
Uluslararası saygınlık mı? Tartışılır.
Ama kaybettirdikleri çok net. Güven, istikrar, birlikte yaşama ihtimali…
ENOSİS hâlâ bir “ideal” gibi tutuluyorsa, bu sadece geçmişe bağlılık değil, geleceğe dair bir körlüktür.
***
Kıbrıslı Türkler cephesinde ise farklı bir tablo var.
Çağdaş bir milliyetçilik…Yani kimliğini korurken başkasının varlığına saygı duyan bir anlayış.
Kafatasçı, dışlayıcı, faşizan bir çizgi hiçbir zaman toplumda karşılık bulmadı. Bugün Rum tarafında var olan ELAM benzeri bir siyasi damar, Kuzey’de yok. Bu bile tek başına önemli bir göstergedir.
***
Ve geldik bugüne… 1 Nisan 1955’ten 1 Nisan 2026’ya. Yetmiş yılı aşan bir hikâye. EOKA’nın yıldönümünde yazılanlar, çizilenler, söylenenler… Bunlar birer “kutlama” değil, aslında birer uyarıdır.
Ama kime? En çok da Rumlara.
Geçmişi romantize ederek gelecek kurulmaz. Aynı hataları kutsayarak barış inşa edilmez.
Kıbrıs’ta çözümün önündeki en büyük engel, karşı taraf değil… Kendi geçmişiyle yüzleşemeyen zihniyettir.
O zihniyet değişmeden, Kıbrıs ada aynı hikâyeyi tekrar tekrar yaşamaya mahkûmdur.




