Hasan Hastürer

“Rabbim bana bir dert vermiş/ Derdin adı gönül yarası…”

 Keşke bu kadar sevmeseydim, Kıbrıs’ımı…

   Pek çok Kıbrıslı Türk gibi ben de çok sevdim Kıbrıs’ımızı…

   Sevmek hafif kalır, sevdalı oldum Kıbrıs’ımıza…

   Soğuk bir aralık günü, K. Kaymaklı’da kerpiçten evimizin bir odasında sancılanmış annem bana.

   Sancı çığlıkları, mahalleyi inletmiş.

   İyi günde, kötü günde, doğumda, ölümde herkesin yanında olan K. Kaymaklı’nın Huriye Abası, “Sık dişini Afet, ha doğdu, ha doğacak” demiş. K. Kaymaklı’da o dönem neredeyse tüm doğumları gerçekleştiren Rum ebe Theodora, yardımcı olmuş doğmama.

   Sonunda her bebek gibi, gülmeyi bilmediği için yaşama ağlayarak merhaba demişim.

   Anacığım hayatta olduğu sürece, dinlemekten büyük keyif alırdım doğumumu.

***

Herhalde 6-7 yaşımda anı dağarcığımı doldurmaya başladım.

Biraz öncesini de çok dinlediğimden, yaşamış gibi hissettim.

   Çekingen bir çocuktum.

   Densiz değildim.

   Duygusaldım… Hüzünlüydüm…

   Köyümü, mahallemizi, çıkmaz sokağımızı ve tabii evimizi çok severdim. Avluda bir çeşme vardı. Avucumu koyup, kana kana su içmeye bayılırdım.

   Neşeli çocuk şarkıları söylediğimi hiç hatırlamam.

K.Kaymaklı ilkokulunda rahmetli Osman IKarabulut hocamız güzel saz çalardı. O çalar, bana da söyletirdi. Hiç unutmam, “Ceviz oyamaya mı geldin odama…” isimli türküyü, sık sık okuturdu.

   Çocukluktan duygusaldım… Hüzünlü türküleri severdim. Çok erken yaşta, Türk Sanat Müziği’nden şarkılar dinledim, söyledim…

Ne okur, ne söylersem, doğup büyüdüğüm bu topraklarla ilişkilendirerek okudum, söyledim.

***

Önce köyümü, K. Kaymaklı’yı sevdim… Lefkoşa’nın dibinde olmasına rağmen, Lefkoşa hiçbir zaman K. Kaymaklımın önüne geçmedi.

   Doymadan, 11 yaşında K. Kaymaklı’dan göç ettik. Sadece evimiz değil, evimizle bağlantılı tüm anılarımız yandı zannettim o yaşımda. Aradan 52 yıl geçti, ilk günün acısı, kor halini almış kömür gibi yüreciğimdedir.

   Hayatımda, tartıştığım birine cevap verirken, “Ama sen da…” diyerek onun hatalarını söylemedim. Hâlâ öyleyim.

   Rumlara da “Siz da bize yaptınız. 21 Aralık 1963 sonrası devleti elinize geçirdiniz. Devlet gücüyle, biz Kıbrıslı Türk vatandaşlarınızın, evlerimize dönmemizi engellediniz.” demekte hep ikilem geçirdim.

   Söylemesem de, elbette hiç unutmadım.

Özetle, hayatımın en güzel yaşamak istediğim yıllarını, en zor koşularda geçirenlerdenim.

***

Zorluk, bedel ödemektir.

   Daha güzel günler için umudumuzu hiç yitirmeden, uzun yıllar bedel ödemeye katlananlardan oldum.

   Lise birinci sınıfta mücahit yazıldım. Üç buçuk yıl mücahitlik yaptım.

   Tahsil nedeniyle terhis olduk arkadaşlarımla. Ancak 10 yıl, hatta daha uzun süre mücahitlik yapanlar da oldu.

Sonuçta her Kıbrıslı Türk’ün, bu toprakların vatan yapılmasında, bir yönetime, bir devlete sahip olunmasında HAKKI VAR.

   Kıbrıslı Türklerin, nereden nereye geldiğini bilmeyenlerin, KONUŞMAYA HAKKI YOKTUR.

   Tarihimizi bilmeyenlerin hataları, özveriyle bu topraklarda tutunanların en yalın tanımlamayla FENASINA GİDER.

Olumsuzluklar, kötü yönetim örnekleri, haksızlık ve adaletsizlikler bazen öyle taşma noktasına gelir ki, hiçbir beklentisi olmadan hizmet edenler, “HAKKIMI HELAL ETMİYORUM” diyebiliyor.

***

   Kıbrıs, bir sevdamızdır.

   Yaşananlara bakılırsa, Kıbrıs bizim derdimizdir de…

   Tam bu noktada İnstagram’da güneydoğudan çocukların koro halinde söylediği bir türkü aklıma geldi. Buldum ve dinlemeye başladım.

   “Rabbim bana bir dert vermiş/ Derdin adın gönül yarası/ Kapanmıyor, sönmek bilmez/ Kanar durur, gönül yarası..”

   Bu yanık türküyü Kıbrıs sevdamla, kötü yönetimle dert halini alan Kıbrıs derdimle dinledim… Dinlerken gözlerim ıslandı…

Üzülmekten öte kahroluyorum…

   Bir zamanlar umutla, coşarak dinler hatta söylerdik. “Güzel günler göreceği çocuklar…” Ve şimdi, tek kelimelik bir soru aklıma geliyor: “Hani?”

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu