En büyük pranga meclistir

Geçtiğimiz günlerde kızım Lara ile sohbet esnasında, bu yıl ilk kez ders olarak eğitimine giren Sosyoloji dersinde işledikleri “Norm” konusu ile sorular sormaya başladı. Konu, genel olarak aklına yerleşmiş olsa da, belli ki detayları da ilgisini çekmiş. Konuştukça normların veya başka bir deyişle kuralların, insanlar ve toplumların hayatındaki rolün ve genişliğinin öneminin daha da iyi kavradığına inanıyorum.
Adetler, gelenekler, tabular ve yasalar, tümü önem sırasına, sosyal ve kültürel farklılıklara göre değişse de, yazılı veya yazılı olmayan normlar, topluluk düzeyindeki yaşamın sürekli akışının temelini oluşturuyor.
Bir kuyrukta sıra beklemek de bir normdur, esnediğinizde ağzınızı kapatmak da, teşekkür etmek de.
İnsanların toplu halde yaşadığı her yer, kurallar doğrultusunda yönetilmeye ihtiyaç duyar.
Hukuk ise insanlığın, zaman içinde yaşadıkları tecrübeler sonucu oluşan normların, en üst noktasıdır.
Hukukçu değilim, hukuk eğitimi de almadım ancak, bu yaşıma kadar gözlemlediğim insan egoizmi, kuralsız ve hukuksuz bir hayat akışına, doğrudan ve tereddütsüz karşı olmam sonucunu doğuruyor.
Ülkemizde yasa yapma yetkisi meclistedir. Yapılan yasaların, anayasaya uygunluğunu denetleyen kurum ise KKTC Anayasasının 146. Maddesine göre Anayasa Mahkemesidir.
Son dönemde mecliste yapılan yasaların sıklıkla anayasaya uygun olmadığını, hatta anayasanın çiğnendiğini yaşayarak görüyoruz.
Yerel yönetimler konusunda, ben yaparım olur zihniyetiyle yapılan yasaların, yarattığı kaosun hâlâ içinde yaşıyoruz. Ne hükümet, ne de muhalefet yerel yönetim seçimleri ile ilgili net konuşamıyor. Sadece bilinen ve söylenen, konunun, Anayasa Mahkemesi kararına göre yerel seçimlerin ancak Meclis çatısı altında bir uzlaşı sağlanması halinde çözülebilecek bir konu olduğu yönündedir. Bu ise içinde yaşadığımız kaotik durumu değiştirmiyor.
Geçtiğimiz günlerde Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı, ülkede hükümetlerin kendi iradeleri ile Savcılığın vesayeti altına girdiğini belirterek, bunun doğru bir yöntem olmadığını söyledi.
Bakan Arıklı açıklamasında “Çıkarılan tüzük ve yasa tasarılarının savcılığa sorulma mecburiyeti yok. Bu bir teamül. İnisiyatif kullanmaktan korkan Bakanlar zamanında topu savcılığın kucağına bırakmak için böyle bir teamül oluşturmuş. Ardından gelenlerde devam ettirmiş. Kendi ayağımıza pranga vuruyoruz…” dedi.
Bakan Arıklı’nın açıklamasını ilk duyduğumda aklıma gelen ilk şey, bu açıklamanın hukukun üstünlüğü ilkesinin düzgün çalıştığı, demokrasisi oturmuş bir ülkede yapılmış olsa, ülkenin altının üstüne geleceğiydi.
Hukuka uygunluk ve inisiyatif iki farklı konu.
Yasaların zamanın getirdiği gelişim ve değişimle farklılaşan ihtiyaçlara göre tadile ihtiyaç duyduğu ve şartlar değişip geliştikçe tadile ihtiyaç duyacağı aşikar. Buna kimsenin itirazı olacağını sanmıyorum. Ancak Bakanın yaptığı açıklamadan benim anladığım; hazırlanan yasaların, Anayasa ile uygunluğunun ille ki konunun uzmanları tarafından sorgulanıp, değerlendirmeye ihtiyacı olmadığı yönündedir.
Son dönemde hazırladığı kritik her yasa Anayasa Mahkemesinden dönmüş, hatta anayasayı çiğnemiş, yolsuzluk ve usulsüzlük dedikodularının tavan yaptığı bir dönemde, bana göre bu topluma en büyük prangayı vuran, meclisten ve hükümetlerden başkası değildir.
Hukukun keyfi yapıldığı bir ülkede, halkın keyfi olmaz.
