Kim dünyada yok sayılmak ister ki?

Dünyada varlığı, var ile yok arası tanımlı yerler listesi yapılsa, her halde Kuzey Kıbrıs’ın listedeki yerini hiçbirimiz yadırgamaz.
Halbuki, kim dünyada yok sayılmak ister ki?
Kişisel kanaatim, geleceğimiz ile bağlantılı birçok soru işaretinin merkezinde, mevcut siyasi statümüzün belirsizliği olduğu yönündedir.
Federal çözüm veya KKTC’nin tanınması, bugün kendi toplumumuz içinde tartışılan iki temel görüş. Her ikisi de aslında, mevcut durumumuzun, belirsizliğini tasdik eden görüşler.
Bugün geldiğimiz noktayı düşünürken ise, dünden bağımsız düşünmek mümkün değil.
Kıbrıs’ta yaşanmış 1963-1975 dönemi ve şu an içinde yaşadığımız bölünmüşlükten mağdur, her iki toplumdan masum insanlar vardır.
Ancak, fiili bölünmüşlük sonrası, toplumsal bir mağduriyetten söz edeceksek, Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumlara oranla mağduriyetinin kıyaslanamayacak oranda olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Bir tarafta uluslararası hukuka dahil Kıbrıs Cumhuriyeti, diğer tarafta, sadece Türkiye’nin desteği ile bugüne kadar gelmiş KKTC.
Çok farklı bakış açıları üretmek de mümkün;
Bir tarafta, gerek şirket, gerekse devlet ölçeğinde, her türlü ticari anlaşmayı, direk uçuşu engelsiz, doğrudan yapabilen bir varlık, diğer tarafta tanınmamışlığın dezavantajlarını yaşayan KKTC.
Bir tarafta Avrupa Birliği gibi dünya ekonomisinin başlıca güçlerinin üyesi bir devlet, diğer tarafta toplumunun birçoğunun cebinde AB pasaportu taşıyan ancak tanınmamış KKTC.
Salt rakamlar üzerinden, gayrı safi hasıla, kişi başına düşen gelir, dış ticaret dengesi, cari işlemler dengesi, bütçe yapıları ve harcamaları gibi temel ekonomik verilerin kıyaslamasını ortaya koyarak geldiğimiz noktanın eleştirisini yapmak, amacım değil.
Eğer bir kıyas yapacaksam, ortada da bir rekabet söz konusu ise, bu rekabette şartların eşitliğini göz ardı etmemeye özen gösteririm.
Bugün için, Kuzey Kıbrıs’ın hareket kabiliyeti ile Güney Kıbrıs’ın hareket kabiliyeti ve imkanları eşit değildir.
Eğer 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni başlangıç kabul edersek, başlangıçta her iki toplum, Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altındaki eşit egemen statüde ortaklardı. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin fiili ömrü 3 yıl sürdü. Sonrasında Kıbrıslı Rumlar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin statüsüne kendilerince hukuki bir kılıf uydurarak, haksız ve tek taraflı sahip çıkarken, biz ise adanın %37 toprağına sahip çıktık.
Peki, 1963 sonrasındaki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığının yasallığı ve Kıbrıslı Türklerin gasp edilen toplumsal haklarını uluslararası hukukta aradık mı?
Yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermek istemediğim için, bu aşamadan belirtmek isterim, adil bir çözümün her iki toplum için en doğru yol olduğuna inanmakla birlikte, bu yazının amacı Kıbrıs Cumhuriyeti’ne geri dönelim çağrısı değildir. Tam tersine Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasallığını ve geçmiş ortaklıktan doğan haklarımızı sorgulamaktır.
Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların geçmişten gelen ortaklık noktasıdır. Bu ortaklık kağıt üstünde devam eder gibi görünürken, fiilen bozulmuştur.
Bir çözüme ulaşmak için müzakereler ise, o zamandan bu zamana devam etmektedir. Geçen süreçte Kıbrıslı Rumlar ortak devletin hukuken her avantajını kullanırken, biz çemberin ve dolayısı ile uluslararası hukukun dışında kalan taraf olduk.
Birinci Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la başlayan, günümüze kadar gelen müzakere sürecinde, masada uzlaşmayı görüşürken, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşruluğunun aleyhine veya ortaklık kaynaklı toplumsal haklarımıza yönelik açılmış, uluslararası tek bir hukuk davamız olmamıştır.
1963 sonrası Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal bütünlüğünün sorgulandığı, uluslararası niteliği olmayan, mahkemeye taşınmış tek dava ise, 1964 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti yüksek idare mahkemesine taşınmış, Mustafa İbrahim vs Cyprus davasıdır. Davanın, Mustafa İbrahim adına avukatlığını Ahmet Mithat Berberoğlu yapmıştır ve mahkeme anayasal bütünlüğün devam ettiği yönünde karar üretmiştir.
Yazımı yazarken KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde 1983 yılında yaptığı konuşmayı tekrar dinlemek istedim. Denktaş konuşmasında Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin eşit kurucu ortağı olduğuna değinirken, KKTC’nin kuruluş sebebini savunurken, o yıl itibarı ile 20 yıldır Kıbrıslı Türklerin bozulan anayasal düzenden mağdur edilip, egemenlik ve özgürlük haklarının çalındığı belirtiyor ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sadece Kıbrıslı Rumlara ait bir varlık olmadığını ifade ediyordu.
Birleşmiş Milletler güvenlik konseyinin Kıbrıs ile ilgili 1964 ve sonrasında aldığı kararların, bir kesimin Kıbrıs Cumhuriyetinin uluslararası tescili dediği 186 no’lu karar dahil olmak üzere, sanırım bir çoğunu okudum. Hiçbirinde ne ilginçtir Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki eşit hak ve varlığı Kıbrıslı Rumlardan ayrılmıyor veya az görülmüyor. Temel vurgu, yaşanan sorunlar, savaş ve bölünmeye rağmen, Kıbrıs’taki uluslararası çatının, Kıbrıs Cumhuriyeti olduğu yönünde.
Kıbrıs’ta 1963-74 arası yaşanan olaylar ve 1974 sonrası fiilen sınırların ayrılmasından günümüze kadar yaşanan süreçte bizim tarafımızdan, hiçbir uluslararası hak arayışı için açılmış bir davanın olmaması bir tek bana mı enteresan geliyor.
Bir taraftan, toplum olarak, hakkımızın yendiği ve ambargolar altında ezildiğimiz üzerinden siyaset yapıyoruz ancak iş hak aramaya gelince sözde varız, eylemde yokuz.
Dünyada adaletin, her zaman haklının yanında olmadığının bilincinde olsam da, müzakerelerin ötesinde, toplumsal haklarımızın hukuk yolu ile aranması gerektiğine inanıyorum.
Bu konuyu kaldığım yerden haftaya işlemeye devam edeceğim.

