Tanrı’nın hukuku KKTC’de geçer mi?

İnşa edilen her yapının ilk gereksinimi, doğru zemin ve sağlam temeldir.
Bu mantık her türlü yapı için geçerlidir.
İster inşaat yapın, ister bir işletme kurun, isterseniz ekonomik bir sistem.
Kurgudan, hayata geçişte zeminin sağlamlığı ve temelleri, üzerine kurulacak yapının sağlamlığı yanında, sağlıklı ömrünü de belirler.
Binalar için doğal afetler ne ise, ekonomik sistemler için de krizler odur.
Bu noktada önemli olan sistemin sarsıntıya ne kadar dayanıklı olduğudur.
***
Genelde dünya, özelde KKTC olarak, sarsıntılı günlerden geçmekteyiz.
Tahmini en zor olanı ise bu sürecin ne kadar süreceği?
Aslında, kimsenin cevabını tam olarak kestiremediği soru.
Toplumun genelinin, sürecin başından, bugüne beklentisi ise, hükümetin alacağı önlemlerle sürecin en az zararla atlatılması.
Pandeminin, ülkemize gelişi üzerinden, yaklaşık 7 ay geçti.
Olası ihtimal sorunların, bir kısmı artık su yüzünde.
Bir kısmı ise su yüzüne çıkmak için gün saymakta.
Turizm sezonu açılamadı, yüksek öğrenimin için adamıza gelecek öğrencilerin gelmeyeceği, eğitimin güz dönemi için uzaktan yapılacağı netleşti, ithalat daraldı, ithalat daralırken devletin gelirleri daraldı, işsizlik ise artmakta.
Ne yazık ki netleşen olguların, birçoğu olumsuz olgular.
Bütün olanların üstüne Türk lirasının, yabancı para birimlerine karşı değer kaybının eklenmesi sonucu alım gücünün azalması, durumumuzu daha da zorlaştırıyor.
Üzülmek ise sorunlara çözüm üretmiyor.
Durumdan olumsuz etkilenmeyen kesim yok gibi.
Yatırımlar ve mükellefiyetlerin sorumlulukları ise olduğu yerde duruyor.
***
‘Force Majeure’ (daha üstün güç); Fransızların, hukuk literatürüne geçirdiği bir yasa maddesi. Yasanın tanımının içinde, ‘Tanrı’nın hareketi’ (Act of God) tanımı var. Birçok ülkede, tercüme edilmeden, hukukun parçası haline gelen, aynı isimle kullanılan bu yasa, olağan dışı ve olağanüstü durumlar karşısında, karşılıklı anlaşmalarda, itilaflı tarafların, birbirine karşı mükellefiyetlerini yerine getiremediği durumlarda kullanılıyor. Türkçedeki karşılığı ise, ‘mücbir sebep’ olarak geçmekle birlikte, Türkiye hukukunda da yeri var.
Okuduğum, yasanın uygulandığı ve karar üretildiği, yaşanmış dava örneklerinde ortak nokta, tarafların, kontrolleri dışında gelişen durumlardan sorumlu tutulamayacağı noktası.
***
Uzmanlık alanım hukuk değil. Her medeni insan gibi, demokratik hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne ve kamu vicdanına uygun kararlar verilmesi gerekliliğine inanırım.
İçinden geçtiğimiz dönem normal bir dönem değil.
Pandemi sürecinin başından bugüne hükümetimizin aldığı kararları yakından takip ediyorum.
Alınan kararların iyi niyetinden şüphe duymak istememekle beraber, durum gerçekleri ile örtüşmesi gerekliliğine inanırım.
Hükümetin ilk aldığı kapanma kararının ardından, ekonomik önlem paketlerini sunmaya başladı.
Bu paketlerin içinde en kritik olanı ise, piyasaya likidite ile fon sağlanması idi. Likiditenin, her piyasa için önemi tartışılmaz olsa da sürecin sonunun kestirilemediği, uçakların uçmadığı, gemilerin gelmediği bir ortamda, gidin borçlanın, düz mantığı ile hareket etmek, hem bankacılık ve finans sektörünü hem de borcu alan mükellefler için oldukça riski yüksek bir karardı. Bu kararın yansımalarını ise yakın gelecekte yaşanacak itilaflarda, göreceğimize inanmaktayım.
***
Uçakların, önceden kestirilemeyen sebeplerden dolayı gelemediği bir ülkede, turizm yatırımı için kredi almış bir şirket, mükellefiyetini yerine getirememişse, bu durumda ne kadar sorumlu veya suçludur.
Benzer durum, yasa gereği iki ay gibi bir süre kapanan veya kısıtlayıcı düzenleme getirilen cafe, restoran ve eğlence mekanlarından tutun, berberinden, makinistine kadar tüm sektörler için de geçerli.
İş azlığından dolayı işinden ayrılmış veya iş yerini kapatmak zorunda kalanlar, bu duruma keyiflerinden mi geldi?
Sayfalarca örnek yazabilirim.
İmkanlar ne kadar zorlansa da gerçekleşmesi, şartlardan dolayı imkansız olan bir dönemden geçiyoruz.
Önemli olan ise şartların gerçekliğine uygun çözümler bulup uygulamaya koyabilmek.
Hükümet etmek ve devletin devamlılık ilkesi bunu gerektirir.
***
Adayı paylaştığımız, Güney Kıbrıs da bu süreci eş zamanlı yaşıyor.
Onlar da zor günlerden geçiyor.
Rum Finans Bakanı Constantinos Petrides, mart ayı sonunda yaptığı basın açıklamasında, ilk adım olarak, dokuz aylık bir süre için tüm borçların ana para ve faiz ödemelerini kapsayan moratoryumun yasal olarak yürürlüğe girdiğini açıklarken, 2 milyar Euro tutarındaki borcun devlet güvencesi altına alındığını da ekledi. Petrides’in konuşmasında bir başka çok önemli bir nokta ise ‘Amaç bankaları değil, piyasayı sübvanse etmek. Amaç reel ekonomiye yardımcı olmaktır’ demesiydi.
Güney Kıbrıs’ta özetle, kontrol dışı gelişen bir durumla karşı karşıyayız, prensip olarak insanımızı ve ekonomimizi ayakta tutmak zorundayız, bu süreçte insanımızın ödeme güçlüğü çekeceği bir gerçekliktir, bu yüzden, bu süreçte, bankalarla insanlarımızın karşı karşıya gelmesini istemiyoruz, yaklaşımı ile bir taraftan ödemeleri dondururken, diğer taraftan bankalara da borçlarla ilgili güvence vererek garanti altına alan bir kazan kazan durumu yaratıldı. Alınan moratoryum kararının geçerliliği aralık ayında dolduktan sonra ise yeni bir durum değerlendirmesi yapılacak.
***
Önümüzdeki dönem, oldukça kritik ve birçok olasılığa açık. Olasılıkları olumluya çevirecek ise proaktif siyasi kararlardan geçiyor.
Unutulmamalıdır ki, bir binayı ayakta tutan, temelinin sağlamlığı ise ekonominin temeli de insanlarımız ve toplumdur.
Devletçilik ise zümrelerin değil, toplumun bütününün, ekonomik sağlığını düzenlemekle mükelleftir.
