Sokakta Yükselen Şiddet ve Hukukun Sınavı

Sabahtan bu yana yaşananları takip eden herkes için tablo ne yazık ki beklenmedik değil, ama bu durum onu daha az vahim kılmıyor. Aksine, göz göre göre derinleşen bir sorunun artık inkâr edilemez boyutlara ulaştığını gösteriyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin, kamu otoritesinin sınırlarının ve vatandaşın temel haklarının ciddi bir sınavıdır.
En çarpıcı gerçek şu: “ölçülülük” ve “orantılılık” ilkeleri sürekli dile getirilmesine rağmen, sahadaki uygulamalar bu ilkelerin tamamen göz ardı edildiğini gösteriyor. Kolluk kuvvetlerinin müdahalesi, sadece sert değil, aynı zamanda kontrolsüz ve bilgisiz bir güç kullanımına işaret ediyor. Bu durum, yalnızca hak ihlali değil, doğrudan doğruya hayati riskler doğuran bir tabloyu beraberinde getiriyor.
Bugün yaşananlar ne önleyici kolluk faaliyetleriyle ne de bastırıcı müdahale gerekçesiyle açıklanabilir. Bir güvenlik gücünün varlık nedeni toplumu korumaktır; korkutmak, sindirmek ya da cezalandırmak değil. Oysa ortaya çıkan görüntü, bu sınırların çoktan aşıldığını düşündürüyor. Bu noktada mesele artık “aşırı güç kullanımı” değil, açık bir meşruiyet krizidir.
Daha da kaygı verici olan, bu şiddetin yalnızca sıradan vatandaşlarla sınırlı kalmaması. Halkın oylarıyla seçilmiş milletvekillerine yönelik fiziksel müdahale, demokratik temsilin doğrudan hedef alındığını gösterir. Ancak burada kritik bir hatırlatma yapmak gerekir: Bir milletvekiline yapılanın yanlışlığı ne kadar açıksa, aynı eylemin bir vatandaşa yöneltilmesi de o kadar vahimdir. Hukuk devleti, statüye göre değil, ilkelere göre işler.
Öte yandan, biber gazı kullanımı meselesi artık teknik bir tartışma olmaktan çıkmıştır. “Hangi koşullarda kullanılmalı?” sorusu, meselenin özünü ıskalar. Asıl tartışılması gereken, bu tür kimyasal ajanların kullanımının tamamen yasaklanıp yasaklanmaması gerektiğidir. Çünkü biber gazı, etkileri itibarıyla masum bir kontrol aracı değil; yanlış kullanıldığında kalıcı hasarlara ve hatta ölümlere yol açabilecek bir maddedir.
Tüm bu yaşananların ardından sıklıkla dile getirilen “konsensüs sağlanır, ortam yatışır” yaklaşımı ise yeterli değildir. Toplumsal barış, ancak adaletle mümkündür. Yaşananların üzeri örtülerek değil, sorumluların tespit edilip hesap vermesiyle gerçek bir normalleşme sağlanabilir. Aksi halde bugün yaşananlar yarının tekrarı için zemin hazırlar.
Burada en kritik başlıklardan biri de dokunulmazlık meselesidir. Eğer sorumlular arasında dokunulmazlığı bulunan kişiler varsa, “görev süresi bitsin, sonra bakarız” yaklaşımı kabul edilemez. Dokunulmazlık, hesap sorulamayan bir alan yaratmak için değil, demokratik işleyişi korumak için vardır. Bu sınırın aşılması, sistemin kendisine zarar verir.
Sonuç olarak, bugün karşı karşıya olduğumuz tablo bir “güvenlik” meselesi değil, bir “hukuk” meselesidir. Ve hukuk ya herkes için vardır ya da hiç kimse için yoktur. Eğer bu ilke korunmazsa, kaybeden yalnızca sokaktaki vatandaş değil, devletin kendisi olur.
