Derviş DoğanYazarlar

Masanın Gerçek Sahipleri Kimler Olacak?

Kıbrıs meselesi uzun yıllardır yalnızca iki toplum arasında yaşanan bir anlaşmazlık olarak anlatılıyor. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşıktır. Bugün adada yaşanan her diplomatik gelişme, Doğu Akdeniz’deki enerji denklemi, Avrupa’nın güvenlik politikaları, NATO’nun geleceği ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle Kıbrıs’ta yeniden başlayan diplomatik hareketliliği yalnızca Lefkoşa ekseninde okumak büyük bir hata olur. Asıl aktörler Ankara, Londra, Atina, Brüksel, Washington ve Birleşmiş Milletlerdir.

Son dönemde yeniden yoğunlaşan temaslar, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin kişisel temsilcisi aracılığıyla sürdürülen girişimler ve taraflar arasındaki görüşme trafiği, Kıbrıs dosyasının yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına çıktığını göstermektedir. Ancak bu kez masanın şartları geçmişten oldukça farklıdır.

Her şeyden önce Türkiye, geçmiş müzakere süreçlerinden farklı bir noktadadır. Ankara artık federasyon temelinde yeni bir müzakere sürecine sıcak bakmadığını açık biçimde ifade etmektedir. Türkiye’nin resmi politikası, egemen eşitlik ve iki devletin eşit uluslararası statüsünün kabul edilmesi üzerine kuruludur. Bunun temel gerekçesi ise yarım asrı aşan federasyon müzakerelerinden somut bir sonuç alınamamış olmasıdır. Türkiye, artık yeni bir sürecin başlayabilmesi için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin siyasi eşitliğinin fiilen kabul edilmesini ön şart olarak görmektedir.

Ancak Ankara’nın Kıbrıs politikası yalnızca siyasi değildir. Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervleri, deniz yetki alanları, enerji koridorları ve Türkiye’nin jeostratejik konumu da bu politikanın ayrılmaz parçalarıdır. Kıbrıs, Türkiye açısından yalnızca bir dış politika dosyası değil; aynı zamanda ulusal güvenlik meselesidir.

Yunanistan ise uluslararası hukuk ve Avrupa Birliği üyeliğinin sağladığı avantajları kullanarak Güney Kıbrıs’ın tezlerini desteklemeye devam etmektedir. Atina’nın temel hedefi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası meşruiyetini daha da güçlendirmek ve Türkiye üzerindeki diplomatik baskıyı artırmaktır. Bununla birlikte son yıllarda Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki yumuşama, Atina’nın da daha kontrollü bir diplomasi yürütmesine neden olmaktadır.

Birleşik Krallık ise çoğu zaman kamuoyunun gözünden kaçan en kritik aktörlerden biridir. Adadaki egemen üs bölgelerine sahip olan İngiltere, Kıbrıs’taki istikrarı yalnızca iki toplum açısından değil, Orta Doğu’daki askeri varlığı bakımından da hayati görmektedir. Londra, çözüm modeli konusunda kesin çizgiler koymaktan ziyade taraflar arasında diyaloğun sürmesini önceleyen pragmatik bir politika izlemektedir. İngiltere’nin temel önceliği, adadaki askeri üslerinin güvenliği ve bölgesel istikrarın korunmasıdır.

Avrupa Birliği ise hukuken yalnızca Güney Kıbrıs’ı üye olarak kabul etmektedir. Bu durum Brüksel’in tarafsızlığı konusunda uzun yıllardır tartışmalara yol açmaktadır. Avrupa Birliği, çözümün iki toplumlu ve iki bölgeli federasyon temelinde gerçekleşmesini savunurken, aynı zamanda Türkiye ile yürüttüğü ekonomik, ticari ve güvenlik ilişkilerini de tamamen göz ardı edememektedir. Özellikle enerji arz güvenliği, düzensiz göç ve savunma alanlarında Türkiye’nin stratejik önemi, Brüksel’i daha dengeli bir dil kullanmaya zorlamaktadır.

Birleşmiş Milletler ise hâlâ müzakere masasının resmi çatısını oluşturmaktadır. Ancak BM’nin en büyük sorunu, taraflar arasında ortak bir zemin oluşturamamış olmasıdır. Türk tarafı iki devlet tezini savunurken, Rum tarafı federasyon modelinden vazgeçmemektedir. Ortak hedef bulunmadan yapılacak her toplantı, geçmişte olduğu gibi yeni bir sonuçsuz sürece dönüşme riski taşımaktadır.

Peki Amerika Birleşik Devletleri nerede duruyor?

Washington, kamuoyunda zaman zaman geri planda görünse de Doğu Akdeniz siyasetinin en etkili aktörlerinden biridir. ABD’nin önceliği, NATO içerisindeki Türkiye-Yunanistan dengesinin korunması, Rusya’nın bölgedeki etkisinin sınırlandırılması ve Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının Batı pazarlarına güvenli biçimde ulaştırılmasıdır. Bu nedenle Washington, taraflardan herhangi birinin tamamen dışlandığı bir çözüm yerine, bölgesel istikrarı sağlayacak bir denge arayışını sürdürmektedir.

Bütün bu tablo bize önemli bir gerçeği göstermektedir.

Kıbrıs meselesi artık yalnızca Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların çözeceği bir sorun olmaktan çıkmıştır. Bugün masanın etrafında görünmeyen ama kararları etkileyen çok daha büyük güç merkezleri bulunmaktadır. Türkiye, Yunanistan, Birleşik Krallık, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşmiş Milletler; her biri farklı önceliklerle aynı dosyanın içindedir.

Belki de asıl soru artık şudur:

Taraflar gerçekten bir çözüme mi hazırlanıyor, yoksa değişen uluslararası dengeler içinde kendi stratejik pozisyonlarını yeniden mi şekillendiriyor?

Kıbrıs’ın geleceğini belirleyecek olan yalnızca Lefkoşa’da kurulacak müzakere masası değildir. Ankara’nın güvenlik hesapları, Brüksel’in enerji politikaları, Londra’nın askeri çıkarları, Washington’un jeopolitik öncelikleri ve Atina’nın diplomatik stratejileri de bu denklemin ayrılmaz parçalarıdır.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmeleri değerlendirirken yalnızca yapılan açıklamalara değil, büyük aktörlerin sahadaki hamlelerine bakmak gerekir. Çünkü Kıbrıs’ta çoğu zaman asıl kararlar, kameraların önünde değil; diplomasi koridorlarının sessiz odalarında şekillenir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu