Derviş DoğanYazarlar

Esasa Bakmak Lazım…

Belki de iyi oldu bu kimlik meselesinin gündeme gelmesi…

Çünkü yıllardır etrafında dolaştığımız, birbirimize farklı cümlelerle anlatmaya çalıştığımız Kıbrıs sorununun bazı temel çelişkilerini artık açıkça konuşmanın zamanı geldi.

Önce şu soruyu sormak gerekiyor:

Talep edilen hangi kimliktir?

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kimliği…

Üstelik bugün Avrupa Birliği üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşlığını ifade eden bir kimlikten söz ediyoruz. Avrupa Birliği de bütün Kıbrıslıların, belirli koşullar çerçevesinde, Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığı üzerinden AB vatandaşlığına sahip olabileceğini açıkça belirtiyor.

Peki, Kıbrıslı Türklerin bu hakka sahip olması bir hak mıdır?

Evet.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’taki kuruluşunda Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar iki toplumlu ortaklığın kurucu unsurlarıydı. Dolayısıyla Kıbrıslı Türklerin bu cumhuriyetle bağlantılı haklarının bulunduğunu söylemek tarihsel ve anayasal açıdan yabana atılabilecek bir iddia değildir.

Ama tam burada çok daha önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Bir devlete ait olduğunu kabul etmediğimiz bir hakkı, o devletin varlığını siyasi olarak reddederek nasıl talep edeceğiz?

İşte meselenin düğümlendiği yer burasıdır.

Bir taraftan “Bizim ayrı bir devletimiz vardır” diyeceğiz…

Diğer taraftan “Tanımadığımız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kimliğini de istiyoruz” diyeceğiz.

Bu iki siyasi söylemin aynı anda ve hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadan yürütülebileceğini düşünmek kolay değildir.

Çünkü burada yalnızca bir kimlik meselesinden söz etmiyoruz.

Bir siyasal aidiyet ve devlet tasavvuru meselesiyle karşı karşıyayız.

Kıbrıs Cumhuriyeti’ni siyasi olarak yok sayıp onun vatandaşlık hakkını yalnızca bireysel bir kazanım olarak savunmaya çalışmak, farkında olmadan Kıbrıs sorununu kişisel haklar seviyesine indirgemek anlamına gelebilir.

Oysa Kıbrıslı Türklerin meselesi sadece bireysel haklardan ibaret değildir.

Bizim asıl meselemiz, bir toplum olarak sahip olduğumuz siyasal eşitlik, ortaklık ve kurucu statünün nasıl güvence altına alınacağıdır.

Çünkü toplumsal haklarımızı bir kenara bırakıp yalnızca kişisel haklarımız üzerinden siyaset yapmaya başladığımız anda, Kıbrıs sorununun özünü de değiştirmiş oluruz.

Daha da önemlisi, ortaya çok basit ama son derece güçlü bir karşı soru çıkabilir:

“Kıbrıslı Rumlar da KKTC kimliği almak ve kuzeydeki mallarını bu kimliğin sağladığı haklar üzerinden talep etmek isterse ne diyeceğiz?”

Bu sorunun cevabını vermeden, kimlik meselesini yalnızca “bireysel hak” başlığı altında tartışmak eksik kalır.

Çünkü aynı mantık karşı tarafa da uygulanabilecekse, o zaman mesele artık yalnızca hak değil, siyasal statü ve karşılıklılık meselesidir.

İşte tam da bu nedenle, kimlik tartışmasını günlük siyasetin dar kalıplarından çıkartıp Kıbrıs sorununun esasına taşımamız gerekiyor.

Peki esas nedir?

Esas, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığını inkâr ederek onun haklarından yararlanmak ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcut yapısını olduğu gibi kabul ederek Türk toplumunun siyasal eşitliğini savunmak arasında sıkışıp kalmak değildir.

Esas mesele, 1960’ta iki toplumlu bir ortaklık olarak kurulan devletin, iki toplumun siyasal eşitliğini gerçekten güvence altına alacak yeni bir anayasal düzene nasıl dönüştürüleceğidir.

Nitekim Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’la ilgili geçmiş karar ve belgelerinde iki toplumlu, iki bölgeli federal bir yapı fikrinin önemli bir yer tuttuğu görülüyor.

Dolayısıyla belki de artık çok daha açık konuşmalıyız:

Bizim talebimiz yalnızca kimlik olmamalıdır.

Bizim talebimiz, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninin iki toplumun siyasal eşitliğini güvence altına alan gerçek bir federal yapıya dönüştürülmesi olmalıdır.

Başka bir ifadeyle;

“Bize kimlik verin” demekten daha güçlü olan söz şudur:

“Biz bu devletin kurucu ortaklarından biriyiz. O halde bu devletin geleceğini de eşit ortaklar olarak birlikte yeniden düzenleyelim.”

Bu yaklaşım, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımayan bir toplumun onun vatandaşlığını talep etmesi gibi görülebilecek çelişkiyi de ortadan kaldırır.

Çünkü burada amaç mevcut düzenin bir parçası olmak değil;

mevcut düzeni iki toplumun siyasal eşitliğini sağlayacak şekilde değiştirmektir.

İşte bu, bence çok daha tutarlı, çok daha güçlü ve uluslararası zeminde savunulabilir bir siyasi söylem olabilir.

Ve bu söylemin en önemli tarafı şudur:

Kıbrıslı Türkler artık kendilerini yalnızca “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin vatandaşlığına erişmek isteyen insanlar” olarak değil, Kıbrıs’ın geleceğinde eşit söz ve statü sahibi olan kurucu bir toplum olarak ortaya koymuş olurlar.

Böyle bir duruş ortaya konulduğu zaman, tartışmanın zemini de değişir.

Çünkü mesele artık “Türkler Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kimliğini alacak mı, almayacak mı?” sorusu olmaktan çıkar.

Asıl soru şu hale gelir:

Kıbrıs Cumhuriyeti, iki toplumun eşit ortaklığı temelinde yeniden yapılandırılacak mı?

İşte o zaman Kıbrıs sorununun gerçek siyasal zemini yeniden ortaya çıkar.

Ve işte o zaman Sayın Hristodulidis’in de karşısında çok daha net bir soru durur:

Kıbrıs Cumhuriyeti yalnızca bir toplumun devleti olarak mı kalacak, yoksa kuruluşundaki iki toplumlu ortaklık ruhuna uygun biçimde yeniden yapılandırılarak Kıbrıslı Türklerin de eşit siyasi ortaklığı güvence altına mı alınacak?

Bence artık cesaretle sorulması gereken soru budur.

Çünkü kimlik istemek başka, kimliğin ait olduğu devletin yapısını değiştirecek eşit ortaklık talep etmek başkadır.

Birincisi bizi mevcut düzenin kapısında bekletir.

İkincisi ise bizi o düzenin nasıl değiştirileceğini tartışmaya götürür.

Kıbrıs sorununda yıllardır eksik olan şey belki de tam olarak budur:

Haklarımızı tek tek istemek yerine, o hakların güvence altına alınacağı siyasi düzeni istemek.

Ve belki de artık kimlik tartışmasının bize verdiği en büyük fırsat budur:

Kıbrıs sorununu yeniden kişisel haklar üzerinden değil, iki toplumun eşit siyasi ortaklığı üzerinden konuşmak.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu