Derviş Doğan

Berlin Mutabakatı Kaçırılan Bir Eşik mi, Bilinçli Bir Oyalama mıydı?

Kıbrıs meselesinde yıllardır yaşanan en büyük sorun çözümsüzlük değil; çözüme yaklaşılıp geri dönülmesi. Berlin Mutabakatı (2019) tam da bu açıdan kritik bir eşikti. Çünkü Berlin’de taraflar, ilk kez uzun bir aradan sonra, müzakerenin ne olduğu ve ne olmadığı konusunda asgari bir netlik sağladı. Ne var ki bu netlik, sahada karşılığını bulamadı.

Berlin Mutabakatı’nın özü, süreci yeniden BM parametreleri içine kilitlemekti. Bu, özellikle son yıllarda belirsizleşen çözüm zeminine karşı önemli bir adımdı. İki bölgeli, iki toplumlu federasyonun çözüm çerçevesi olarak teyit edilmesi, aslında “her şeyi yeniden tartışıyoruz” dönemine bir fren anlamına geliyordu. Bu, Kıbrıs Türk tarafı açısından da hayatiydi; çünkü federasyon zemininden her sapma, siyasi eşitliği tartışmalı hâle getirme riskini beraberinde getiriyordu.

Mutabakatın en güçlü yönlerinden biri, siyasi eşitliğin açık ve tartışmasız biçimde vurgulanmasıydı. Etkin katılımın altının çizilmesi, Kıbrıslı Türklerin yönetime sembolik değil, gerçek anlamda ortak olacağı bir yapının kabulü demekti. Bu nokta, “azınlık hakları” söyleminin ötesine geçip “kurucu ortaklık” anlayışını teyit ediyordu. Ancak ne yazık ki bu kabul, Rum tarafında zihinsel bir içselleştirmeye dönüşmedi.

Berlin’in bir diğer kritik boyutu, Guterres Çerçevesi’nin müzakerelerin omurgası olarak kabul edilmesiydi. Crans-Montana’da ortaya konan altı başlık, özellikle güvenlik ve garantiler konusunda artık eski statükonun sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Bu kabul, Kıbrıs meselesinde yıllardır tabu sayılan alanlara dokunulabileceğini göstermesi bakımından son derece önemliydi. Fakat bu cesaret, müzakere masasında kalıcı bir iradeye dönüşmedi.

“Sonuç odaklılık” vurgusu ise Berlin Mutabakatı’nın belki de en iddialı, ama en zayıf kalan yönü oldu. Çünkü sonuç odaklılık, sadece takvim koymakla değil, sonucu gerçekten istemekle mümkündür. Oysa Berlin sonrası süreç, tarafların —özellikle de uluslararası aktörlerin— çözümü zorlamak yerine süreci yönetmeyi tercih ettiğini gösterdi.

Son olarak, tarafların eşit statüsünün teyit edilmesi meselesi… Bu vurgu, Kıbrıs Türk tarafı açısından diplomatik bir kazanımdı. Ancak eşit statü, yalnızca masada söylenen bir cümle olarak kaldığında anlamını yitirir. Sahadaki uygulamalar ve söylemler bu eşitliği desteklemediği sürece, mutabakat metinleri siyasi hafızada solmaya mahkûmdur.

Özetle Berlin Mutabakatı, Kıbrıs sorununda çözüm için gerekli olan hemen her unsuru içinde barındıran, fakat siyasi irade eksikliği nedeniyle hayata geçirilemeyen bir çerçeve sundu. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Berlin bir “son şans” değil belki ama açıkça kaçırılmış bir eşik olarak tarihteki yerini aldı. Asıl soru şu: Aynı netlik ve cesaret bir daha ortaya çıktığında, bu kez gerçekten sonuca yürümeye hazır mıyız?

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu