Siyasi İtibarı Olmayanlarla Devlet Yönetmek…

Toplumların kaderi, çoğu zaman liyakat ile sadakat arasındaki o ince çizgide belirlenir. Eğer siyasi itibarını yitirmiş bir kişiyi, yalnızca belli çevrelere hem hoş görünmeye devam ettiği için hem de onlarla çıkar ilişkisi içinde olduğu için ülkenin en kritik makamında tutmaya çalışırsanız, bunun adı istikrar değil; iradeye rağmen dayatmadır.
Demokrasilerde meşruiyet, sandıktan çıkan sonuç kadar, o sonucun arkasındaki toplumsal güvene dayanır. Siyasi itibarını kaybetmiş bir ismin hâlâ görevde kalabilmesi, teknik olarak mümkün olabilir; ancak ahlaki ve siyasal meşruiyet açısından ciddi soru işaretleri doğurur. Çünkü itibar, yalnızca seçim kazanmakla değil; güven vermekle, toplumu kucaklamakla ve sorumluluk üstlenmekle ayakta kalır. Güven aşındığında, makamın ağırlığı da zedelenir.
Daha da vahimi, bu ısrarın gerekçesinin liyakat değil, kişisel sadakat olmasıdır. Bir yöneticiyi sırf belli gruplara “yalakalık” yaptığı için desteklemek, kamu yararını değil, dar çıkar ilişkilerini öncelemek demektir. Oysa devlet yönetimi, kişisel bağlılıkların değil; hukukun, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin alanıdır. Kamu makamları, birilerine minnet borcu ödeme yeri değildir.
Bu tavır, en büyük zararı ülke iradesine verir. Çünkü millet iradesi, yalnızca oy verme gününde değil; yönetenlerin halk nezdindeki saygınlığında da tecelli eder. Toplumun geniş kesimlerinde güvenini kaybetmiş bir figürü, sırf belirli çevreler memnun diye görevde tutmaya çalışmak, halkın sesine kulak tıkamaktır. Bu da demokrasiyi şeklen var, ruhen eksik bir yapıya dönüştürür.
Üstelik böyle bir tercih, kurumları da yıpratır. Kurumsal yapılar, kişilere göre eğilip büküldüğünde uzun vadede itibar kaybeder. Devlet ciddiyeti, günü kurtarma hesaplarıyla değil; güçlü ve saygın kadrolarla korunur. Liyakat yerine sadakati önceleyen bir anlayış, yarın aynı sadakatin başka bir güç odağına yönelmesiyle çökmeye mahkûmdur.
Unutulmamalıdır ki siyaset, kişisel minnet ilişkileri üzerine değil, toplumsal sözleşme üzerine inşa edilir. O sözleşmenin temelinde ise adalet, eşitlik ve ehliyet vardır. Eğer bu ilkeler göz ardı edilirse, geriye yalnızca koltuk mücadelesi kalır. Ve koltuk için verilen her taviz, ülkenin geleceğinden eksilir.
Bugün yapılması gereken şey, isimlere körü körüne sahip çıkmak değil; ilkelere sahip çıkmaktır. Çünkü güçlü bir ülke, güçlü kurumlar ve güvenilir yöneticilerle ayakta durur. Siyasi itibarını yitirmiş bir figürü sırf sadakati nedeniyle taşımaya çalışmak, ne o kişiye ne de ülkeye iyilik getirir. Aksine, toplumsal güveni daha da aşındırır.
Gerçek saygı, milletin iradesine kulak vermekle başlar. Ve bazen en büyük sorumluluk, ısrar etmek değil; gerektiğinde değişimi cesaretle kabul edebilmektir.
