Nazım Hikmet’in, filozof bir şair olduğunu, öğrendim…

Devlet Tiyatrosu dahil, öncesindeki tiyatrolar bir yana Lefkoşa Belediye Tiyatrosu bir yana… “Lefkoşa Belediye Tiyatrosu olmasaydı?” sorusunu aklımdan geçirmek istemiyorum. Aklımdan geçirirsem, beni düşüncemi kitlemiş görebilir. Çok da umurumda değil.
Yaşar Ersoy, Erol Refikoğlu, Osman Alkaş ve yola çıkıştaki ismiyle Işın Refikoğlu, devamında Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, düzenin, sistemin parçası olmadan var olmasaydı, özgür, topluma ayna tutan tiyatroya sahip olmazdık. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu olmasaydı, Kıbrıs Türk Tiyatrosunun bugünkü nitelikli yansıtmalarını, oyunlarını, performanslarını göremezdik.
Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun Kıbrıs Türk Tiyatrosunun, lokomotifi olduğunu Çarşamba akşamı, Nazım Hikmet’in sevdasını ve kavgasını anlatan Aşk İçinde Mahpushane oyununu izlerken bir kez daha anladım.
***
Bugüne kadar uzaktan yakına geleceksek New York’ta Londra’da, Türkiye’nin değişik şehirlerinde tiyatro oyunu izledim.
İlk sahneden başlayarak Kıbrıs’ta da çok tiyatro oyununu izleme fırsatı buldum. 1968 – 1974 arası şimdi yerinde apartman dikili olan Ortaköy’de Müdüroğlu apartmanı yanındaki amfitiyatroda Ayten Gökçer’in mükemmel performansıyla anılardan iz bıraktığı, Ankara Devlet Tiyatrosunun Kaktüs Çiçeği oyununu izlediğimi de unutmadım.
Gelelim Lefkoşa Belediye Tiyatrosuna… Lefkoşa Belediye Tiyatrosunun neredeyse tüm oyunlarını izledim.
***
Çarşamba akşamı Aşk İçin Mahpushane oyununu izleyip, duygu yüklü olarak Lefkoşa Belediyesinin cep tiyatro salonundan ayrılırken, oyunu, oyunlaştıran ve yöneten Yaşar Ersoy’u kutlayıp “ Bundan ötesi herhalde yok” dedim.
Bu satırların yazarı olarak izlediğim tiyatro oyunları sonrası yazı yazarken, hep, tiyatro eleştirmeni olmadığıma vurgu yaparım.
İzleyici koltuğunda ne hissettiysem, oyun beni nerelerden alıp nerelere götürdüyse onları yazarım.
Oyunun bende var ettiği duygu yükselmesini, farklı gündem etkileşimleriyle aşağıya düşmeden yazmak istediğim için bu yazımı Çarşamba akşamı oyundan eve döner dönmez 22.26’da bilgisayarımın başına geçerek yazdım.
***
Yaklaşık iki saatlik oyunu, bir saniyesini bile kaçırmadan izledim. Böyle kesintisiz dikkat yoğunluğum, hayatımda en uzun süredir. Hani neredeyse, oyunu belleğime eksiksiz kaydettim.
Nazım Hikmet’i 1968’lerden başlayarak okudum. Bir biçimde Bulgaristan’dan gelen, ciltli Nazım Hikmet’in şiir kitapları vardı. Okurduk.
Aşk İçinde Mahpushane’yi ikinci sıranın sağ başındaki koltuğa oturarak izledim, ama, ruhum, duygularım, anılarım beni sahneye bıraktı. Ya da Nazım Hikmet’in şiirlerindeki içeriklerle dünden bugüne yaşadıklarımızı, hala günümüzde yakın çevremizde yaşananları düşündüm.
***
Nazım Hikmet’i evrensel boyutta Nazım Hikmet yapan ne?
Bu sorunun yanıtını, Nazım Hikmet’i okumaya başladığım ilk günden hep sordum kendi kendime.
Çarşamba akşamı Aşk İçinde Mahpushane’yi izlerken sorumun yanıtını buldum.
NAZIM HİKMET, FİLOZOF BİR ŞAİRDİR.
Ne yaşadıysa hayata küsmeden, ihanetlere takılmadan yaşadı. Yaşadıklarını da bağıran mısralarla şiirleştirdi. Toplumsal sorunların ortasında olmak isterken hatta dört duvar arasındayken, aşklarını yaşadı, aşklarını önemsizleştirmedi hayatında.
Dört duvar arasında, sırf komünist olduğu için 13 yıl dolayında kalırken, görsel özgürlüklerine karşılık beyinlerinde, gönüllerinde kendi kendini hapsedenlere de sitemlerini dile getirdi.
***
Yaşar Ersoy’u otuz yıla yakın süredir tanırım. Takım ruhuyla hareket eder, sanatçı emeğine saygısı, tanımlama sınırlarının ötesindedir. Oyuna katkısı olanları ayırımsız takdir eder ve takdir edilmelerini ister. Kendi de Yaşar Abi olarak, selamlamadaki gibi aynı sırada durur.
Oyun sonrası sıcağı sıcağına Yaşat Ersoy’un görüşlerini de sordum. Duygu yüklü olarak şunları söyledi:
“Bu oyunu uzun yıllar kafamda yüreğimde taşıdım ve nihayetinde sahnede can vermeye karar verdim. Çok güzel bir ekiple çalıştım hepsine teşekkür ederim.
Neden bu oyun?.. Nazım Hikmet bir dünya şairidir. O, damarı damara bağlayan yurt sevgisiyle, aşkla, özgürlükle, eşitlikle, adaletle, kardeşlikle, mücadelesiyle insanları buluşturan olağanüstü başarılı bir aydın yazardır, devrimcidir. O bir kültürel hafıza, bir mücadele ruhu, bir aydın duruşudur.
Nazım Hikmet, yalnızca büyük bir şair değil, aynı zamanda inandığı değerler uğruna bedel ödemekten çekinmeyen vicdan sahibi bir insandır. O artık ne sadece bir şairdir, ne de sadece bir dönemin sesi; o, yeryüzünün daha güzel bir yer olabileceğine inananların kalbinde yaşayan bir direniş türküsüdür.
Naım Hikmet’ten öğreneceğimiz çok şey vardır. Sadece bir şair, yazar, eylem ve düşün insanı olarak değil, insan Nazım Hikmet’ten de öğreneceğimiz çok şey var…
İşte bu nedenlerle, LBT’nin 45’inci yılında bu oyunu sahneledik. Bu oyun, “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…” yaşamak isteyenlerin sesidir.”
***
Yaşar Ersoy, oyunun bütününü oluştururken, Nazım Hikmet’in 19 YAŞIM şiirinin kurgunun diyalektik yapısını oluşturduğunu ifade etti…
Ben de mükemmel sanat becerisiyle hayat veren oyuncular, Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Beşe, Kurtuluş Altaylı, Umut Ersoy, Altekin Erginel ve oyuna katkı koyan herkesi ve tabii Yaşar Ersoy’u kutlarken, Nazım Hikmet’in 19 YAŞIM şiirinden bir bölümü sizlerle paylaşıyorum:
“Ey benim 19 yaşım,/Ormanda çam dalları yaktığımız/hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek aya baktığımız/gecelerin üstünden……../
Ben yine söylüyorum aynı şarkıları/ Döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa,/ ben kattım önüme rüzgarı…
Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin,/ gözüme bakabilir/ elimi sıkabilirsin…
Ve sen ki…/ Sen,/ BENİM İLK ÇOCUĞUM, İLK HOCAM, İLK YOLDAŞIM/ I9 YAŞIM”




