Adaletsizliğin Normalleştirildiği Bir Düzen…

Kuzey Kıbrıs’ta uzun süredir bize anlatılan bir masal var. Bu masal, adaletsizliğin hayatın değişmez bir parçası olduğunu, eşitsizliğin “doğal”, bencilliğin “kaçınılmaz”, arsızlığın ise “akıllılık” sayılması gerektiğini fısıldıyor kulağımıza. Daha da ileri gidip, yolsuzluk olmadan bir düzenin ancak romantik hayallerde var olabileceğini iddia ediyor. Ve ne yazık ki bu masal, artık fısıltı olmaktan çıktı; gözümüze sokula sokula, utanmazca dayatılan bir ideolojiye dönüştü.
Kurulu düzenin savunucuları, her yeni skandalı sıradanlaştırarak, her hukuksuzluğu normalleştirerek toplumu adım adım duyarsızlaştırıyor. “Herkes yapıyor”, “Dünya böyle”, “Buna karşı çıkmak safça” gibi cümleler, sadece birer bahane değil; aynı zamanda bir teslimiyet çağrısı. Ama asıl tehlike, bu çağrının geniş kitleler tarafından kabul görmesi.
Üzücü olan, haksızlıklar karşısında öfkenin değil, kabullenişin büyümesi. Direnmenin zor, itiraz etmenin bedelli olduğu bir ortamda, özellikle gençler için “uyum sağlamak” daha güvenli bir yol gibi sunuluyor. Böylece sorgulayan değil, susan; değiştirmeye çalışan değil, düzenin bir parçası olmayı hedefleyen bir kuşak şekilleniyor. Oysa bu, sadece bireysel bir tercih değil; geleceğin sessizce rehin verilmesidir.
Bu düzen, sadece kaynakları değil, değerleri de yağmalıyor. Emek değersizleşiyor, liyakat alaya alınıyor, dürüstlük ise “enayilik” olarak etiketleniyor. Genç bir insan, çalışarak değil “bir yerlere yakın durarak” ilerleyeceğine inandırılıyor. Bu inanç, umudu kemiren en tehlikeli zehirdir. Çünkü umut kaybolduğunda, toplum kendini onarma refleksini de kaybeder.
Bize dayatılan bu gerçeklik, aslında bir tercihin sonucudur. Adaletsizlik doğa yasası değildir; onu sürdürenler vardır. Yolsuzluk kader değildir; ona göz yumanlar sayesinde var olur. Eşitsizlik kaçınılmaz değildir; tam tersine, bilinçli politikaların ürünüdür. Bunları “normal” kabul etmek, düzenin en büyük başarısıdır.
Ama tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Hiçbir adaletsizlik sonsuza kadar sürmez. Değişim, çoğu zaman sessiz bir rahatsızlıkla başlar. Bugün içimize sinmeyen, ama yüksek sesle dile getirmeye çekindiğimiz her şey, yarının itirazının tohumu olabilir.
Bu nedenle asıl romantik olan, adalet istemek değil; adaletsizlikle sonsuza dek yaşanabileceğine inanmaktır. Asıl hayalcilik, yozlaşmış bir düzenin kendiliğinden düzeleceğini sanmaktır. Gerçekçilik ise, bu düzenin ancak sorgulanarak, itiraz edilerek ve dayanışmayla değişebileceğini bilmektir.
Susmak kolaydır. İçselleştirmek daha da kolay. Ama kolay olan, her zaman doğru olan değildir. Ve belki de bugün, en zor ama en gerekli olan şey şudur: “Böyle gelmiş, böyle gider” yalanına artık inanmamak.
