Derviş Doğan

Süreç Tıkanırsa Sonuçları Olmalı 

Kıbrıs meselesi, onlarca yıldır aynı daireyi çizen bir saat gibi: zaman ilerliyor ama biz hep aynı noktaya dönüyoruz. Her yeni müzakere “bu kez farklı olacak” umuduyla başlıyor, fakat sonuç değişmiyor. İşte tam da bu kısır döngüye dikkat çekiyor Tufan Erhürman: “Eğer çözümü gene Rum tarafı engellerse bunun bir sonucu olmalı” diyor.

 

Bu cümle, yalnızca bir sitem değil; aslında Kıbrıs müzakerelerinin geleceğine dair yeni bir yaklaşım önerisi. Çünkü gerçekten de defalarca aynı yöntemi denemek ve her seferinde aynı duvara toslamak artık açıklanabilir bir durum değil. Uluslararası toplumun da bu duruşa sempatiyle yaklaştığını söylemek yanlış olmaz. Zira süreci defalarca raydan çıkaran tarafın hiçbir sonuçla karşılaşmaması, statükoyu ödüllendiren bir ortam yaratıyor.

 

Sorun şu noktada düğümleniyor: Eğer Rum liderliği bir kez daha masayı devirirse, bu durum nasıl ele alınacak? Yani müzakerelerin çökmesi otomatik olarak “statükoya dönüş” anlamına mı gelecek, yoksa bu kez farklı bir sayfa mı açılacak?

 

Tufan Erhürman ve ekibi, son dönemde bu çıkmazı aşmak için bir formül geliştirmiş görünüyor. Türkiye’nin de destek verdiği “3D” (Doğrudan temas, Doğrudan ticaret, Doğrudan uçuş) önerisinin, müzakereleri Rum tarafı çökertirse devreye sokulması düşünülüyor. Bu yaklaşım, Annan Planı’nın Rumlar tarafından reddedilmesinin ardından yayımlanan Annan Raporuna da dayandırılıyor. Hatırlanacağı üzere o raporda, Rumların “hayır” demesinin ardından Kıbrıslı Türklere uygulanan kısıtlamaların artık haklı bir zemini kalmadığı ifade edilmişti.

 

Dolayısıyla Erhürman’ın önerisi, meseleyi BM zemininde tutarak meşruiyeti korumayı hedefliyor. Böyle bir ön şartın kabul edilmesi, Kıbrıs Rum liderliğini daha sonuç odaklı bir müzakere yürütmeye teşvik edebilir. Aksi durumda bile, uluslararası aktörlerin Kıbrıslı Türklerin kendi ayakları üzerinde durmasına engel olmamaları artık makul bir beklenti haline gelmeli.

 

Tabii bu da kendi içinde bir sorumluluk doğuruyor. Kıbrıs Türk tarafının, kuzeyi kara para, rant ve mafyatik ilişkilerle anılan bir arka bahçe olmaktan çıkarması şart. Aksi halde, kimse uluslararası toplumdan “doğrudan temas” veya “yeni açılımlar” konusunda samimi bir destek bekleyemez.

 

Müzakerelerin bizim tarafımızdan sabote edildiği dönemler de oldu, olmaya da devam edebilir. Fakat hangi taraf bunu yaparsa yapsın, kaybeden her defasında aynı: Kıbrıslı Türkler. Üstelik bu kaybın istisnası yalnızca dar bir azınlık kesim oluyor; onların dışında kalan toplum, her defasında daha da yıpranıyor.

 

Kıbrıs meselesinin en büyük trajedisi de burada yatıyor: Masalar kuruluyor, planlar hazırlanıyor, umutlar yeşeriyor ama sonunda hep aynı fotoğrafla karşılaşıyoruz. Eğer bu döngü kırılacaksa, bunun yolu hem adil bir uluslararası zeminden hem de içeride gerçek bir dönüşüm iradesinden geçiyor.

 

Bu defa farklı olmalı. Çünkü aynı süreci tekrar etmenin artık hiçbir izahı yok ama bizler için çok ağır bir bedeli var.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu