Derviş Doğan

 Hukukun Sessiz Çöküşü…

Kıbrıs’ın kuzeyinde açılan her dava yalnızca bir yargı süreci değildir; aynı zamanda sosyopolitik bir zeminde verilen sınavdır. Son günlerde beş Kıbrıslı Rum’a karşı açılan davalar da tam olarak bu minvalde değerlendirilmelidir. Görünürde bir hukuki süreç işletiliyor olsa da, derinlemesine bakıldığında bu davaların ardında başka bir “yeniden düzenleme” niyeti seziliyor: Kısasa kısas gibi görünen ama aslında ‘kadife’ bir ayrıştırma çabası.

 

Bir yandan, “biz de karşılık veriyoruz” mesajı veriliyor; diğer yandan ise aslında daha tehlikeli bir toplumsal mühendislik adımı atılıyor. Amaç, herkesin yerinde kalması; kimsenin ‘karşı tarafa’ geçmemesi. Kapılar açık gibi görünse de, aslında usul usul kapanıyor. Bu sadece sembolik değil, pratikte de hissedilir bir kapanış. Peki bu sessiz ama derin ayrıştırmanın en tehlikeli yansımaları nerede kendini gösteriyor? Elbette hukukta.

 

KKTC’nin yerel mahkemelerinde açılan davalar ve kullanılan suç tanımları artık sadece bireysel haklarla değil, uluslararası hukukla da doğrudan çelişme riski taşıyor. Bugün “sudan sebeplerle” yaratılan suç tanımları, yarın Kıbrıs’ın kuzeyinde yargı sisteminin meşruiyetini sorgulatabilir hale gelecek. Adaletin sadece adil olmakla kalmayıp, aynı zamanda adil görünmesi gerektiği unutuluyor.

 

Daha da önemlisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından iç hukuk yolu olarak tanınan Mal Tazmin Komisyonu’nun geleceği de bu süreçten doğrudan etkilenebilir. Eğer iç hukukta hakkaniyetli bir yargılama algısı yerle bir olursa, Mal Tazmin Komisyonu da bir “çözüm” değil, bir “oyalanma aracı” olarak görülmeye başlanacaktır. Bu da yalnızca Kıbrıslı Rumlar için değil, Kıbrıslı Türkler için de uluslararası zeminde kaybedilen bir güven anlamına gelir.

 

Yargı, devletin vicdanıdır. O vicdanın lekelenmesine sessiz kalmak, sadece bugünün değil, yarının da kaybı demektir. Bu nedenle, bugün beş Kıbrıslı Rum’a yöneltilen davalara sadece hukuk çerçevesinden değil, toplumsal barış ve gelecekteki çözüm zemini açısından da bakmak zorundayız. Çünkü bu davalar, yalnızca birer dava değil; aynı zamanda “kimin nerede durması gerektiğine” dair mesajlar içeren birer siyasal deklarasyondur.

 

Sonuç olarak, bu meseleye sadece mahkeme salonlarının penceresinden değil, toplumun tamamının geleceğini şekillendiren bir süreç olarak bakmak gerekiyor. Kıbrıs’ın kuzeyi daha fazla içe kapanmamalı, daha fazla “karşıtlık” üzerinden var olmaya çalışmamalı. Zira hukuk, korku değil güven yaratmalı. Ve o güven bugün sarsılıyor.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu