Kıbrıs Sorunu İş Ola Görüşülen Bir Konu Olmamalı

Kıbrıs meselesinde çözüm arayışları her kritik dönemeçte aynı soruya takılıyor: Şeffaflık mı, kontrollü diplomasi mi? Müzakere süreçlerinde bugüne kadar sağlanan “yakınlaşmaların” kamuoyuyla paylaşılıp paylaşılmaması tartışması da bu gerilimin bir yansımasıdır.
Yıllardır devam eden görüşmelerde tarafların üzerinde uzlaştığı ya da ayrıştığı başlıklar yeni değil. Ancak bunların kamuoyundan saklı tutulması, çözüm perspektifine ne kazandırır, ne kaybettirir, bunu ciddi biçimde tartışmak gerekir. Çünkü müzakere süreçleri yalnızca liderler arasında yürütülen teknik egzersizler değildir; toplumsal meşruiyetle ayakta dururlar.
Birleşmiş Milletler’in, özellikle de Birleşmiş Milletler’in kolaylaştırıcılığında yürütülen Kıbrıs görüşmeleri, bugüne kadar birçok aşamadan geçti. Bu süreçte ortaya çıkan yakınlaşmalar, aslında tarafların birbirini hangi noktalarda anlayabildiğini gösteren önemli kilometre taşlarıdır. Eğer bu metinler kamuoyuna açıklanmak istenmişse, buna karşı çıkmanın güçlü ve ikna edici bir gerekçesi olmalıdır. Aksi takdirde bu tutum, çözümden kaçınma refleksi olarak algılanır.
Şeffaflık, müzakereyi zayıflatmaz; aksine güçlendirir. Çünkü toplum neyin konuşulduğunu, hangi başlıklarda ilerleme sağlandığını, hangi konularda düğümlenildiğini bilirse, sürece bilinçli destek verir ya da eleştirisini somut zeminde yapar. Bilgi boşluğu ise spekülasyonu besler. Hele ki “siyasi eşitlik” gibi temel bir kavram söz konusuysa, bunun içeriğinin netleşmesi toplumsal güven açısından hayati önemdedir.
Çözüm süreçlerinde metodoloji tartışmaları da en az içerik kadar belirleyicidir. Önceden varılmış mutabakatların kabul edilip edilmemesi, hangi başlığın önce ele alınacağı gibi konular, teknik görünebilir. Ancak bu tercihler sürecin hızını ve yönünü doğrudan etkiler. Öncelik sırası üzerinden yürütülen ısrarcı pozisyonlar, çoğu zaman esas meselelerin önüne geçer ve süreci ağırlaştırır.
Oysa yarım asrı aşan bir deneyimden söz ediyoruz. Bu süre zarfında öğrenilmiş dersler yokmuş gibi davranmak, aynı yöntemleri tekrar etmek anlamına gelir. Eğer gerçekten farklı bir sonuç isteniyorsa, farklı bir yaklaşım gereklidir. Bu yaklaşımın temelinde de toplumsal iradeyi merkeze almak olmalıdır.
Diplomasi elbette incelik gerektirir. Ancak diplomatik manevralar, çözüm iradesinin yerine geçemez. Liderlerin görevi, kapalı kapılar ardında taktik üretmekten ziyade, toplumlarının barış ve çözüm beklentisini masaya güçlü biçimde taşımaktır. Cesaret burada başlar: Şeffaf olmaktan, uzlaşı noktalarını sahiplenmekten ve halkın önünde sorumluluk almaktan.
Kıbrıs’ta çözüm, metinlerin çekmecelerde saklanmasıyla değil, ortak kazanımların açıkça sahiplenilmesiyle mümkün olacaktır. Gerçek soru şudur: Toplum çözüm için hazır mı? Eğer yanıt evetse, siyasetin görevi bu iradeyi görünür ve belirleyici kılmaktır.
