Siyasette Suskunluk Bazen En Yüksek Sestir…

Kuzey Kıbrıs siyasetinde son günlerde yaşanan bu polemik, aslında yalnızca iki isim arasındaki bir gerilimden ibaret değil; daha derin bir siyasal iletişim krizinin de yansıması. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın, Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’na artık yanıt vermeyeceğini açıklaması ilk bakışta bir geri çekilme gibi okunabilir. Oysa bu tutum, doğru yerden bakıldığında, bir “öncelik belirleme” beyanıdır.
Siyaset, doğası gereği çatışma içerir. Fikir ayrılıkları, hatta sert tartışmalar demokratik yaşamın parçasıdır. Ancak bu çatışmanın ne zaman ve nasıl yürütüleceği, en az içeriği kadar önemlidir. Erhürman’ın yaptığı açıklamada dikkat çeken nokta, polemiğin kendisinden ziyade, ülkenin içinden geçtiği “sıkıntılı dönem” vurgusudur. Bu vurgu, aslında kamuoyuna verilmiş dolaylı bir mesajdır: “Gündemimiz kişisel tartışmalar değil, toplumsal sorunlar olmalıdır.”
Burada sorulması gereken kritik soru şu: Siyasetçiler, kamuoyunun dikkatini neye yönlendirmek istiyor? Eğer tartışmalar kişiselleşir ve sürekli karşılıklı açıklamalar üzerinden yürürse, gerçek sorunlar geri plana itilir. Ekonomik zorluklar, dış politika meseleleri, toplumsal beklentiler ikinci plana düşer. Bu da siyasetin asli işlevini zayıflatır.
Tahsin Ertuğruloğlu’nun açıklamalarına yanıt vermeme kararı, bu açıdan bir “siyasi strateji” olarak da okunabilir. Çünkü her yanıt, yeni bir tartışmayı tetikler. Her tartışma ise gündemi daha fazla meşgul eder. Bu döngüyü kırmanın en etkili yolu bazen konuşmamaktır.
Ancak burada ince bir denge de vardır. Sessizlik, her zaman güç göstergesi olarak algılanmayabilir. Kamuoyu, özellikle de belirsizlik dönemlerinde, liderlerden açıklık ve netlik bekler. Dolayısıyla bu tür bir tutumun sürdürülebilir olması, gerçekten daha önemli konulara odaklanıldığına dair somut adımların atılmasına bağlıdır. Aksi takdirde, suskunluk bir stratejiden çok bir kaçış olarak yorumlanabilir.
Kıbrıs Türk siyasetinin bugün ihtiyaç duyduğu şey, polemiklerin dozunu artırmak değil, sorun çözme kapasitesini güçlendirmektir. Bu da ancak enerjinin doğru alanlara yönlendirilmesiyle mümkündür. Eğer Cumhurbaşkanlığı makamı gerçekten de toplumu ilgilendiren daha büyük meseleleri önceliklendiriyorsa, bu yaklaşım desteklenmelidir. Fakat bu önceliklerin ne olduğu, nasıl ele alındığı ve hangi sonuçların üretildiği de şeffaf biçimde ortaya konmalıdır.
Sonuç olarak, Erhürman’ın çıkışı bir “susma kararı”ndan çok, bir “gündem belirleme” hamlesi olarak değerlendirilebilir. Siyasetin kalitesini belirleyen şey, kimin daha çok konuştuğu değil, kimin doğru zamanda doğru konuya odaklandığıdır. Ve belki de bazen en güçlü mesaj, söylenmeyen sözlerde gizlidir.
