Güçlü rakip, güçlü demokrasi…

Türkiye’de futbolu konuşurken çoğu zaman sonucu tartışır, sonucu hazırlayan zemine yeterince bakılmaz.
Süper Lig’de birkaç takım zirveye yerleşir. Ötekilerin önemli bölümü yarışın uzağında kalır. Sonra…
Avrupa’da neden sürekli ve iddialı başarı yakalanamadığını sorarız.
***
Bu sorunun yanıtını yıllar önce Alman futbol adamı Jupp Derwall’den almıştım.
Galatasaray’a geldiğinde yalnızca sahadaki takımı değil, çalışma koşullarını da değiştirmeye yönelmişti. Antrenman sahalarının, tesisleşmenin önemini anlatmış, işe temelden başlamıştı.
Kıbrıs Türk Spor Yazarları Derneği olarak kendisini Kıbrıs’a davet etmiştik.
Türk takımlarının Avrupa’da ne zaman istikrarlı başarı yakalayabileceğini sormuştum.
Yanıtının özü bugün de aklımdadır:
“Bir ligde yüksek performansla, birbirine yakın güçle yarışan takım sayısı yeterli değilse, oradan Avrupa’da sürekli iddialı olacak takımlar çıkarmak kolay değildir.”
Derwall, on altı, on sekiz takımlı bir ligde altı ile sekiz takımın bu nitelikte mücadele etmesinin önemini vurgulamıştı.
Rakibinizin gücü, sizin gelişmenizin de nedenidir.
Siyasette de benzer bir ilişki vardır.
Çok partili olmak, tek başına kaliteli demokrasi anlamına gelmez.
Partilerin, adayların, projelerin niteliği önemlidir.
Seçmenin önüne güçlü seçenekler koyamıyorsanız, sandığı kurmuş olursunuz ama demokratik yarışın kalitesini aynı ölçüde yükseltemezsiniz.
Her parti kazanmak ister.
Doğaldır.
Ancak yalnızca kendi tabanının oyunu alabilecek adaylarla seçimin sınırlarını genişletemezsiniz. Başka partilere oy verenlerin de güven duyabileceği isimler bulmak önemlidir.
Özellikle belediye başkanlığı seçimlerinde adayın kişiliği, birikimi, geçmişte yaptıkları belirleyici olur.
İnsanın yaptıkları, yapabileceklerinin en somut verisidir.
***
Genel seçimle yerel seçimin birlikte yapılması bu ilişkiye başka bir boyut kazandırıyor.
Partisinin oyundan fazla oy alabilen belediye başkan adayı, milletvekilliği seçiminde de partisine katkı sağlayabilir.
Kesin sonuç mudur?
Değildir.
Ama üzerinde durulması gereken bir olasılıktır.
On sekiz belediyeyi fırsat buldukça değerlendirmeye çalışacağım.
Bugün bu çerçeveden baktığımda, UBP’nin Lefkoşa’da Mehmet Aktunç, Mağusa’da Koral Bozkurt tercihlerini güçlü tercihler olarak gördüğümü söylemeliyim.
Bir siyasi tercihin doğruluğunu teslim etmek için o partinin bütün politikalarını onaylamak gerekmez.
Mehmet Aktunç’u tanırım.
Doğma büyüme Küçük Kaymaklılı, Lefkoşalıdır.
Mimarlık mesleğinde başarılıdır. Temiz bir geçmişi, insan ilişkilerinde incitmemeye özen gösteren bir kişiliği vardır.
Kendisi de ailesi de çevresinde sevgiyle anılır.
Bunlar belediye yönetmek için tek başına yeterli midir?
Elbette değildir.
Ancak insanla doğrudan temas gerektiren belediye başkanlığı için değerli bir başlangıçtır.
Bu birikimin projeye, kadroya ve uygulanabilir programa dönüşmesini de görmek gerekir.
***
Koral Bozkurt ise iş hayatının içinden, zorluklarını yaşayarak gelmiş bir isimdir.
Sıkıntılar karşısında pes etmedi.
Çalıştı, direndi, kendisine başarılı bir yer açtı.
Mağusa Türk Gücü’ne katkısını da bu mücadele karakterinden ayrı düşünmem.
Kulübü siyasi yükselişinde basamak olarak kullanıp sonra unutanların aksine, ciddi fedakârlıklarla sorumluluk taşıdı.
Kulübün geçmişteki iddiasına yeniden gelmesinde önemli katkısı oldu.
UBP, Süleyman Uluçay’ın karşısına başka bir isim çıkarsaydı aynı ölçüde güçlü bir yarış kurabilir miydi?
Ben kolay olmadığını düşünürüm.
Hiçbir parti rakibinin güçlü olmasını istemez.
Ama demokrasiye inanan herkes nitelikli rakiplerin çoğalmasını istemelidir.
Çünkü güçlü aday, karşısındakini de daha çok çalışmaya zorlar.
Seçimden bir parti kazanarak çıkar.
Kaliteli yarıştan ise bütün kent ve demokrasi kazanabilir.




