Çörek satan çocuk ve sosyal devletin aynası…

Lefkoşa’nın K. Kaymaklı bölgesinde, Ramazan akşamlarının kendine özgü hareketliliği içinde bir genç çocukla karşılaştım. Lise son sınıfta olduğunu söyledi. Bir sandalyesi ve içinde Ramazan çörekleri cam dolabı…
Sırtında, markasız eşofman, Ramazan çöreği satan bir çocuk…
Bazen bir insanın hayat hikâyesi kalın kitaplara sığmaz. Bazen de iki üç cümle yeter insanın yüreğini sıkıştırmaya. “Annem babam Kıbrıslı” dedi.
Babasını sordum. Bir an durdu. Gözlerinde kısa bir gölge geçti. “Boş ver… Adını duymak da söylemek de istemem” dedi.
Bu cümle öyle kolay kurulmuş bir cümle değildi. İçinde kırgınlık vardı. İçinde terk edilmişlik vardı. İçinde yılların sessizliği vardı. Biraz sonra ekledi: “Doğum günümde bile aramadı.”
Çocuk bunu söylerken dramatik olmak için söylemiyordu. Acısını anlatmak için de değil. Sadece gerçeği söylüyordu. Sanki hava durumunu anlatır gibi.
Annesiyle yaşıyor. Bir de dört yaşında kardeşi var. Onun babası ise annesinin nişanlanıp ayrıldığı başka biri.
***
Hayat bazen bir çocuğun omuzlarına hiç taşıyamayacağı yükler koyuyor.
O çocuk dünyaya gelirken kimse ona sormuyor: “Dünyaya gelmek istiyor musun?”
Doğmak insanın kendi kararı değildir. Doğduktan sonra yaşadığı hayat da çoğu zaman başkalarının kararlarının sonucudur.
Bu çocuk da öyle. Baba yeni bir hayat kurmuş. Yeni bir evlilik. Yeni bir sayfa. Ve belli ki eski sayfalarına, arkasına dönüp bakmamış.
Geride kalan bir çocuk. Bir anne. Bir de küçük kardeş.
***
Gençliğin eşiğindeki çocuk çörek satıyor. Çörek satmak tabii ki ayıp değil. Bir Ramazan geleneğidir Kıbrıs’ta. Ama çörekleri keyfi için satmıyor.
Okulunu bitirmeye çalışan bir lise son sınıf öğrencisi. Hayatla mücadele eden bir genç.
Bir çörek almak istedim. “İki tane almaz mısın?” dedi. İsteğinin sebebi belliydi. Çörekleri bitirmek istiyordu. Belki eve biraz daha fazla para götürmek için.
***
Ama dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Saygılıydı. Sevgi doluydu. Ne kaba bir söz, ne kırıcı bir davranış… Yüzünde hayatın sertliği değil, terbiyenin izleri vardı.
Bu çok önemli. Çünkü bazı çocuklar kaderin sertliğiyle büyürken sertleşir. Ama bazıları insan kalmayı başarır.
Cuma akşam saatlerinde karşılaştığım çocuk insan kalmıştı. Ama insan kalmak tek başına yetmez. Toplumun vicdanı da o çocuğun yanında durmalıdır. İşte tam bu noktada aklıma şu soru geliyor: Bu ülkede sosyal devlet var mı?
Anayasada, konuşmalarda, siyasi nutuklarda var.
Ama sokakta var mı?
K.Kaymaklı’da çörek satan o çocuğun hayatında var mı? Sosyal devlet sadece maaş dağıtan devlet değildir. Sosyal devlet, kaderi zor olan çocukların hayatına dokunabilen devlettir.
Sosyal devlet, “Sen yalnız değilsin” diyebilen devlettir. Bunu sadece devlet yapmaz. Vakıflar yapar. Hayır kurumları yapar. Sivil toplum yapar. İmkânı olan insanlar yapar.
Bir çocuğun kaderi, sadece annesinin omuzlarına bırakılmamalıdır.
Bir çocuğun hayatı, babasının sorumsuzluğunun cezasını çekmemelidir.
O çocuk bugün çörek satıyor. Yarın üniversiteye gidebilir mi? Meslek sahibi olabilir mi?
Hayat ona da bir gün gülümseyebilir mi?
İşte bu soruların cevabı, aslında bizim toplum olarak kim olduğumuzu da gösterir.
Bir toplumun, bir devlet yapısının gerçek ölçüsü, güçlüleri nasıl yaşattığı değil, zayıfları nasıl koruduğudur.
***
Ramazan çöreği satan o genç bana bir şey daha düşündürdü. Belki de devletin sosyal devlet olduğunu gösterebilmesi için büyük projelere ihtiyacı yoktur. Bazen bir çocuğun omzuna dokunmak yeter.
Bazen bir burs.
Bazen bir eğitim desteği.
Bazen de sadece bir el.
O çocuk çöreklerini satmaya çalışıyordu.
Ben ise düşünüyordum.
Acaba bu ülkede o çocuğun kaderini değiştirecek bir el uzanacak mı?
Yoksa, K. Kaymaklı’da pahalı arabaların satıldığı bir galerinin önünde yol kenarında çörek satan o genç, kaderiyle baş başa mı kalacak?



