Nerede hareket, orada bereket… Ama, her hareket bereket midir?

Sosyal, siyasal, toplumsal duyarlılığım gelişmesinin ilk adımından başlayarak, hareketi, bereketin kaynağı gördüm. Görmekle kalmadım destekledim.
Nerede hareket, orada bereket… Ama her hareket bereket midir?
İktidarla muhalefetin yüz yüze geldiği, Kıbrıs Türk siyasetinin son günlerdeki manzarasına bakınca bu sorunun cevabı hiç de kolay değil. Evet, bir hareket var. Hem de ciddi bir hareket.
***
Ünal Üstel’in Başbakanlığındaki UBP- DP-YDP koalisyon hükümetin, hayat pahalılığı ödeneğine yaptığı “dokunuş”, kelimenin tam anlamıyla bir domino etkisi yarattı. Önce sendikalar ayağa kalktı, grev ve eylem dalgası ve sonra Meclis’in kapıları zorlandı. Sokak ile siyaset arasındaki mesafe bir anda sıfırlandı.
Bu hareket bereket mi getiriyor, yoksa birikmiş öfkenin kontrolsüz boşalımı mı?
Bu noktada söyleyeyim… Bu noktaya geliş tesadüf değil.
UBP içinde konunun geniş şekilde ele alındığını biliyoruz. Ancak “kim ne derse desin” küçük hesapların büyük olumsuz sonuçlar doğurduğu bir kez daha görüldü. Dokuz aylık pahalılığın faturasını ötelemek, kağıt üzerinde bir nefes alma hamlesi gibi sunulabilir. Ama gerçek, bu faturayı büyütüp geleceğe göndermektir.
O gelecek, Ocak ayında kapıya dayanacaktır.
Peki pratikte ne gördük? Ötelenen faturanın siyasi bedeli katlanarak Ünal Üstel hükümetinin omuzlarına yüklendi.
Siyasette zamanlama her şeydir. Yanlış zamanda, doğru karar bile yanlış sonuç doğurabilir.
***
Burada ise tartışma daha da derin… Kararın kendisi zaten tartışmalı.
İlk gün sendikaların uzlaşı arayışı dikkat çekiciydi. Kapılar tamamen kapatılmamıştı. Diyalog ihtimali vardı. Ancak süreç öyle bir noktaya geldi ki, bugün sendikalar meydan okuyor.
Bu bir kırılmadır ve kırılmalar kolay tamir edilmez.
EL – SEN Başkanı Ahmet Tuğcu’nun tutuklanıp ardından serbest bırakılması, krizin fotoğrafını tek karede anlatıyor. Devlet refleksi ile geri adım arasında gidip gelen bir yönetim görüntüsü…
Kararlılık mı, tereddüt mü? İşte asıl soru bu.
***
Meclis koridorlarının sendikalar tarafından fiilen doldurulması, sıradan bir protesto değildir. Bu, Hükümete doğrudan mesajdır: “Biz buradayız ve geri çekilmiyoruz.” Hele Meclis koridorlarında Başbakan Üstel’e davul eşliğinde atılan sloganlar…
Bunlar kontrol çizgisinin ne kadar inceldiğini de gösterir.
Çünkü, eğer eylemcilerin sorumluluk duygusu bir adım geri çekilseydi, o koridorlar çok farklı sahnelere tanıklık edebilirdi.
Bu nedenle herkesin dönüp kendine şu soruyu sorması gerekir: Bu noktaya nasıl gelindi?
***
Polisin müdahalesindeki aşamalar de ayrı bir tartışma başlığıdır. Orantısız nitelenecek güç, biber gazı, tazyikli su… Bunlar eylemcilere karşı, polisin, güvenlik güçlerinin görünür yüzüdür. Ancak dikkat çeken başka bir detay var. O sert başlangıca rağmen, sonrasında bir gevşeme. Eylemciler Meclis bahçesini aştı, içeri girdi ve kaldı.
Bu, sıradan bir güvenlik zafiyeti mi?
Yoksa bilinçli bir “geri çekilme” mi?
İşte burada farklı yorumlar devreye giriyor.
Sanki birileri, hükümeti, muhalefet ve sendikalarla baş başa bırakmak istiyor. Türkiye’nin müdahale etmediği yönündeki kanaat, şu ana kadar sahadaki görüntülerle örtüşüyor. Bu da krizin tamamen yerel dinamiklerle şekillendiğini gösteriyor.
Bu iyi mi kötü mü?
Cevabı, sürecin nasıl yönetileceği belirleyecek. Çünkü krizlerde kontrollü hareket mümkündür. İleri gidersiniz, geri çekilirsiniz… Ama direksiyon sizdedir.
Direksiyon kaybolduğu an ise sürüklenme başlar ve sürüklenmede kimsenin nereye savrulacağı belli olmaz.
***
Tabloya bakıyorum… Geleneksel ve sosyal medyaya yansıyan görüntüleri inceliyorum.
Daha asabi olan, daha zordadır.
Öfke, siyasetin en zayıf kalkanı, sakinlik ise en güçlü silahı.
Şimdi herkesin, özellikle de yönetenlerin, aynaya bakma zamanıdır.
Hareket var mı? Var.
Ama bu hareketin berekete dönüşmesi için akıl, sabır ve öngörü şarttır. Aksi halde, hareket büyür, ama bereket küçülür.




