Hasan Hastürer
27 Mart Dünya Tiyatro Günü, söz Yaşar Ersoy’un

Bugün “27 Mart Dünya Tiyatro Günü” nedeniyle, günlük yazma alanımı Kıbrıs Türk Tiyatrosunun büyük ustası Yaşar Ersoy’a verdim.
***

Bu Büyük ve Hayati Seçim Çağında 27 Mart Dünya Tiyatro Günü…
Yaşar ERSOY
Çığırından çıkmış kapitalizmin ve onun son aşaması emperyalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada, 27 Mart, yalnızca tiyatroyu kutladığımız, tiyatroya güzellemeler düzerek kutsadığımız ve yöneticilerin ilgisizliğini, cahilliğini eleştirdiğimiz bir gün değildir.
İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmamız gereken bir gündür aynı zamanda…
1961 yılında Uluslararası Tiyatro Enstitüsü tarafından ilan edilen “Dünya Tiyatro Günü”, kapitalizmin neoliberal post-modern zamanlarında bir kutlama gününe dönüştürülür ne yazık ki.
Oysa tiyatro, yalnızca kutlanacak ve pratikte hayata geçirilmeyen şatafatlı sözlerle kutsanacak bir sanat olmamalıdır… Tiyatronun, her koşulda toplumsal ve tarihsel gerçeği çelişkileriyle sahneye çağırdığı, sorgulandığı ve “iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına” batırıp seçimini yaptığı bir gündür.
Dünya Tiyatro Günü, tiyatronun yaptığı seçimi gözden geçirmesi, sorgulaması gereken bir gündür. Lâfta değil, uygulamada neyi, niçin, nasıl, kimin için yaptığını sorgulaması, yüzleşmesi ve seçimini yapması gereken bir gündür… Çünkü tiyatro tarafsız değildir ve tarafsız kalamaz. Lâfta başka uygulamada başka bir tutum, tavır sergileyemez. Sergilerse tutarsızdır. Mevcut düzene uyarcadır!..

Çığırından çıkmış kapitalizmin ve emperyalizm dünyayı yakıp yıkarken, sömürürken, tiyatro seçimini yapmakla sorumludur.
Savaşların, eşitsizliğin, adaletsizliğin, yoksulluğun, sömürünün, göçlerin, yalanın, yozlaşmanın, çürümenin ve baskının egemen olduğu çığırından çıkmış barbar bir çağdayız. Kapitalist neoliberal emperyal gücün, sermayenin ve egemenlerin sesi her zamankinden daha vahşi, daha vandalca, daha barbarca ve daha gür çıkarken; halkların, emekçilerin, ezilenlerin sesi bastırılmaya, boğulmaya çalışılmaktadır. Bu yüzden bugün tiyatro kendini sorgulamalıdır:
“TİYATRO KİMİN TARAFINDADIR?.. VE NE YAPIYOR?.. NASIL YAPIYOR?”

Çünkü tarih boyunca tiyatro, kimi zaman egemenlerin karanlık iktidarlarının devamına bilerek ya da bilmeyerek hizmet eder, kimi zaman da bu iktidarlara karşı halkların sesi olur. Kimi zaman da konforlu yaşamın içinde samimiyet maskesiyle sureti haktan görünür…
Bu üçlü durum, egemenlerin elinde tiyatronun hem baskı aracı olabildiğini, hem de özgürlük alanı olarak halkların sesini yansıtabildiğini gösterir… Ama en tehlikelisi üçüncü durumdur… Tiyatronun sureti haktan görünüp toplumsal ve tarihsel gerçeği çarpıtmaya, yanıtlamaya, silikleştirmeye, manipülasyona, yalana ve kadere dönüştürebilmesidir. Ki neoliberal post-modern bulamaç anlayış bunu yapar… Boş eğlenceyle halkları oyalamak, ağlak küçük burjuva hümanizmasıyla avutmak, post-modern muğlaklıkla aklı ve gerçeği bulanıklaştırmak ve silikleştirmek için, bu üçüncü duruma baş vurur… Yani samimiyet maskesiyle sureti haktan görünmeye.
Tiyatro toplumsal ve tarihsel koşullar içinde üretildiği için fiilen tarafsız kalması mümkün değildir. Çünkü tarafsızlık son tahlilde mevcut düzene taraf olmaktır. Ve böyle durumda tarafsızlık kendini tarifsizliktir… Şahsiyetsizliktir, haysiyetsizliktir.
Büyük usta Bertolt Brecht meseleyi en net ve en dolaysız şekilde ifade eder:
“Bu büyük seçim çağında sanat da seçimini yapmalıdır. Sanat ya körü körüne bir inanışla kaderini bir azınlığa bağlar ve onun aracı olur ya da çoğunluğun tarafına geçerek kaderini ona bağlar. Ya insanları düşlere sürükler ve onları uyutur, bilgisizliği artırır; ya da gerçeklere yönelip bilgiyi çoğaltır. Ya yıkıcı yanı ağır basan güçlere ya da yapıcı ileri güçlere seslenir.”
Bertolt Brecht’in de vurguladığı gibi, tiyatro, ya kapitalist düzenin tarafında uyarca olmayı seçer ya da kapitalist düzene karşı çıkıp, muhalif tutumuyla eleştirel ve özgürleştirici, dönüştürücü bir işlev üstlenir.
Çığırından çıkmış egemen kapitalizm, cilalı aygıtlarıyla, zihinler üzerinde kurduğu blokaj, algı operasyonları ve egoların şişirilmesi ile nesneleştirdiği sanatçıları “tarafsızlık” adına alkışlar, ödüllendirir ve mevcut düzene uyumlandırır… Böylece neoliberal post-modern kültürün kıskacına alınan tiyatro da tavır almayan, tutum takınmayan, ama sureti haktan görünerek manipülatif bir bozuk duruş sergiler… Bu bozukluk önce tarafsızlık, sonrası sorumsuzluk ve politik olmaktan çekince olarak belirir… Ama sureti haktan görünmeyi de elden bırakmaz… Yani adaletin, özgürlüğün, barışın tarafındaymış gibi görünmeyi sürdürür… Gerçeği arıyormuş gibi yaparak gerçeği manipülatif illüzyonla sis perdesinin arkasına saklayarak silikleştirir, görünmez hale getirir. Bu durum çok tehlikeli ve aldatıcıdır. O kadar aldatıcıdır ki, gerçeği silikleştirerek seyircinin alkışlarını gösteriye ve eğlenceye yönlendirir. Ya da ağlak küçük burjuva hümanizmasıyla gerçeği kadere bağlayıp seyirciyi teselli ederken, tiyatroyu da duygu boşalımlarının yaşandığı, bir avuntu evine dönüştürür.
Bu görüntü masum bir estetik tercih değildir, aksine politik bir kaçıştır. Ve statükodan yana taraftır.
Sureti haktan görünenler çoğu zaman Nasreddin Hoca misali herkese “sen de haklısın” modunda vaziyeti kurtarmaya çalışır… Burada sureti haktan görünen tiyatro, “haklı ve dürüst” bir eleştiri yapıyor gibi görünürken aslında mevcut düzenin kültürel imajını temizler yani “artwashing” yapar.
Tiyatro tarafını net belirlemelidir…
“NEYİ, NİÇİN, NASIL, NEREDE, NE ZAMAN, KİMİN İÇİN YAPTIĞINI” belirlemelidir.
Sadece şatafatlı, kulağa hoş gelen lâfla değil, esas uygulamayla belirlemelidir! Çünkü sadece lâf bir kuru dilekten ibarettir.
O nedenle bu neoliberal post-modern zamanlarda Brecht’in belirtiği gibi, tiyatro, bu büyük ve hayati seçim çağında seçimini lafta değil, uygulamada yapmalıdır, yapmakla sorumludur.
Unutmayalım ki, bitaraf olanlar tarih nezdinde bertaraf olurlar… Sureti haktan görünenlerin samimiyet maskesi de er geç düşer ve gerçek yüzleri görünür.

O nedenle bu 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde, Ziya Paşa’nın sözü tüm tiyatrocuların (yazar-yönetmen-oyucu-tasarımcı-idari-teknik) kulaklarında çınlasın; “Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.”
Ve unutmayalım ki, mutlak bir tarafsızlık mümkün değildir… Tarafsızlık da son tahlilde bir taraftır… Lübnan asıllı yazar düşünür Halil Cibran tarafsızlara şöyle seslenir: “Zalim zulmünü işletirken ak ellilerin elleri temiz olamaz.”
Ve unutmayalım ki, zalim Nemrut’un ateşine doğru ağzında bir damla su ile yürüyen karınca, tarafını belli etme derdindedir…




